27 Kasım 2011 Pazar
Polyanna Elbiseli Bir Amelie'nin Günlüğünden..
26 Ekim 2011 Çarşamba
Bir Düğün..Bir Cenaze..Herşeye Rağmen Bir Tebessüm..
Bundan tam 16 ay öncesiydi. İlk kez Afyonkarahisar'a geldim. Birkaç saat merkezde oyalandıktan sonra Sinanpaşa ilçesinin Ahmetpaşa Beldesi'ne geçtik kız kardeşlerimle. Beş gün sürecek bir köy düğününe gittik. Eski ev arkadaşımızdı evlenen. Örf ve adetlere uygun çok keyifli bir düğün oldu. Pullu şalvarlar giyildi, tirşeler bağlandı.. Oyunlar oynandı, maniler sıralandı.. Kına türküleri söylenirken eli kınalı gelin ağladı.. Sonra "oğlan evi"ni gelinin ardısıra bekar kızlar bastı. Maniler söylendi yine, çerezler, kınalar alındı.. Gece gelin kızla en yakın arkadaşını birbirine dikmeye çalışan teyzeler kovalandı.. 5.gün damat halayı çekilip taze çift mutluluğa uğurlandı..
Aradan 16 ay geçti. Yine aynı yere Ahmetpaşa'ya yola düştüm.. Aynı eve, aynı kardeşlere doğru.. Aynı evden yine al duvaklı bir kız çıktı.. Daha 16sında.. Bu kez halaylarla, manilerle, kınalarla değil ama.. Ağıtlarla, dualarla.. Daha 16 ay önce ablasının düğününde güle oynaya halay çeken hayat dolu kız, daha 16sında hayata yumdu gözlerini. Sebebini anlayamadı doktorları. "Şüpheli ölüm" kaydı düşüldü beyaz kağıtlara. "Huzurla uyu Büşra'm" kazındı kulaklara.
Uzun uzadıya yazmayacağım bugün. Ahmetpaşa bir düğün, bir cenaze olarak kaydına düştü zihnimin. Onu not etmek istedim belki. Ölümün soğuk yüzüyle tanışmamı not ettim aynı zamanda.
Van'daki felaket.. Ablama ulaşma çabaları.. Yüzlerce can.. Hem de vatan aşkına düşen canların toprağı daha kurumadan.. Sonra şehidim Adem'in ailesine gelen taciz telefonu.. Kusarcasına tiksindim olup bitenlerden. Moraller mağmaya doğru yola çıkmış, battıkça batıyor. Sadece ben değil, ahali travmatik nevroz belirtileri gösteriyor..
Neyse..
Bugün arayan kişi için "sıradan" sayılacak bir telefon aldım tüm bunların üzerine. Basitti, sıradandı, manalar yüklenmemliydi elbette. Ama "herşeye rağmen" bir tebessüm kattı günüme. Hala sevinebileceğim şeyler olduğunu hatırlattı, yapmam gerekenler vardı.
Bu yazıyı bir sonuca bağlamam gerek sanırım. Ama yine ucunu bulamıyorum cümlelerin. Beni bu kez mazur görün dostlar. Sonu yok bu yazının. Verilecek bir mesaj da yok. Saat de geç oldu zaten. Hadi gidin yatın şimdi.. Siz bu şarkıyı dinlerken ben de yavaşça kaçayım. İyi uykular dostlarım..
http://www.youtube.com/watch?v=8NTJTV4Y_qE
Aradan 16 ay geçti. Yine aynı yere Ahmetpaşa'ya yola düştüm.. Aynı eve, aynı kardeşlere doğru.. Aynı evden yine al duvaklı bir kız çıktı.. Daha 16sında.. Bu kez halaylarla, manilerle, kınalarla değil ama.. Ağıtlarla, dualarla.. Daha 16 ay önce ablasının düğününde güle oynaya halay çeken hayat dolu kız, daha 16sında hayata yumdu gözlerini. Sebebini anlayamadı doktorları. "Şüpheli ölüm" kaydı düşüldü beyaz kağıtlara. "Huzurla uyu Büşra'm" kazındı kulaklara.
Uzun uzadıya yazmayacağım bugün. Ahmetpaşa bir düğün, bir cenaze olarak kaydına düştü zihnimin. Onu not etmek istedim belki. Ölümün soğuk yüzüyle tanışmamı not ettim aynı zamanda.
Van'daki felaket.. Ablama ulaşma çabaları.. Yüzlerce can.. Hem de vatan aşkına düşen canların toprağı daha kurumadan.. Sonra şehidim Adem'in ailesine gelen taciz telefonu.. Kusarcasına tiksindim olup bitenlerden. Moraller mağmaya doğru yola çıkmış, battıkça batıyor. Sadece ben değil, ahali travmatik nevroz belirtileri gösteriyor..
Neyse..
Bugün arayan kişi için "sıradan" sayılacak bir telefon aldım tüm bunların üzerine. Basitti, sıradandı, manalar yüklenmemliydi elbette. Ama "herşeye rağmen" bir tebessüm kattı günüme. Hala sevinebileceğim şeyler olduğunu hatırlattı, yapmam gerekenler vardı.
Bu yazıyı bir sonuca bağlamam gerek sanırım. Ama yine ucunu bulamıyorum cümlelerin. Beni bu kez mazur görün dostlar. Sonu yok bu yazının. Verilecek bir mesaj da yok. Saat de geç oldu zaten. Hadi gidin yatın şimdi.. Siz bu şarkıyı dinlerken ben de yavaşça kaçayım. İyi uykular dostlarım..
http://www.youtube.com/watch?v=8NTJTV4Y_qE
18 Ağustos 2011 Perşembe
Bir Dost İçin Sone...
Maruzatım odur ki; sen iyi bir dostsun
Dağların doruğunda bir çiçek kadar iyi
Sen karanlıkta yüzümüzü ağartan ışık
Resimlerin duvarlarda şakır kuşlar gibi
Sen O'sun her zaman yalansız olan sevgisi
Saksıları sulayan,vazolara can katan
O en koyu,en çaresiz gecelerde bile
Yeri,göğü bir merhabasıyla aydınlatan
Sen O'sun sevince boğan bütün kederleri
Solan,kuruyan,bir çiçek gibi ağlayansın
Ve esen dost bir imbatsın akşamüzerleri
Kalan bir gün gibi yazdan,öyle Haziransın
Yalan değil,biz ne arayıp sende bulduksa
Mutluyuz,dostça gönül tahtına kurulduksa.
Ü.Y.O.
(Umarsız kalem Ümit Yaşar'a selamlar olsun.. Ve kaleminden akan bu dizeler bir dostun yeni yaşına armağan olsun.. Nice yeni yaşlara Arkadaş!)
Dağların doruğunda bir çiçek kadar iyi
Sen karanlıkta yüzümüzü ağartan ışık
Resimlerin duvarlarda şakır kuşlar gibi
Sen O'sun her zaman yalansız olan sevgisi
Saksıları sulayan,vazolara can katan
O en koyu,en çaresiz gecelerde bile
Yeri,göğü bir merhabasıyla aydınlatan
Sen O'sun sevince boğan bütün kederleri
Solan,kuruyan,bir çiçek gibi ağlayansın
Ve esen dost bir imbatsın akşamüzerleri
Kalan bir gün gibi yazdan,öyle Haziransın
Yalan değil,biz ne arayıp sende bulduksa
Mutluyuz,dostça gönül tahtına kurulduksa.
Ü.Y.O.
(Umarsız kalem Ümit Yaşar'a selamlar olsun.. Ve kaleminden akan bu dizeler bir dostun yeni yaşına armağan olsun.. Nice yeni yaşlara Arkadaş!)
10 Ağustos 2011 Çarşamba
Yine Düştü Kalem Elimden Bugün..
Size de olur mu hiç? Bin bir hevesle kalemi alırsınız elinize, ya da geçersiniz bir klavyenin başına. Öyle hızla dökülür ki kelimeler elleriniz yetişemez zihninizin uçtuğu yerlere. Yazarsınız.. satır satır..sayfa sayfa.. bir yere yetişecekmişcesine acele.. Sonra öyle bir şey olur, öyle bir kelimede takılı kalırsınız ki, ne nokta gelir yerine oturur, ne bir kelime gideceği yolu bulur.. Kalem o noktaya basar basar, bi çizik atamaz da mürekkep akar, koca bir iz olur.. Sıkılırsınız, daralırsınız.. Hevesiniz kaçar. Sonunda ya kalemi atarsınız, ya kağıdı yırtarsınız.
Bana çok olur böyle işte.. İnat ederim, zorlarım, yazarım sayfalarca, ama bir türlü sonunu bulamam. Labirent gibi dolanır dururum kelimelerin arasında. Sonunda da pes eder atarım bir köşeye, "başka zaman tamamlanmak üzere.." Gelin görün ki, yarım kalan yazıların hepsi hala unutuldukları o köşede.. Bitmez o yazı, tamamlanmaz bir daha. Revizeyi can istemez. Bi kere küsmüşsünüzdür o yazıya. Yazar eserine küsünce bir daha yüzüne bakmazmış. Öyle derdi hep kalem üstadları. Meğer ne haklılarmış!
Bana çok olur öyle işte.. Bugün de yine öyle derdimi döküyorum bu isyanlarımın peşinde. Bir bakanlıkta staja başladım ve güya hayalkırıklıklarımı yazıp paylaşacaktım. "9-6 yollarında.." diye dökülmeye başladı kelimeler. Öyle kaptırmışım ki kendimi, kalemin o mürekkep lekesi bıraktığı noktada farkettim sayfalarca yazdığımı. Ama nasıl bir hevesle yazmaktır o! Bir süredir yazamamanın da getirdiği bir özlemle nasıl bir kaleme sarılmaktır o! Sonra.. sonrası malum, kalem durdu, mürekkep aktı, kağıdı boyadı. Hevesim gitti, huysuzluğum kaldı.
Sonra başka birşeylere takıldı aklım. Kendi iyi niyetime, aldanışlarıma, çocukça hayallerime kendimi inandırışlarıma takıldım. Biraz bozuldum, görmezden gelişlerime, yersiz ketumluklarımla can kırıklarımı gizleyişlerime. Yazayım dedim. Hani yazınca rahatlayanlardanım ya ben de.. Heveslendim, kağıt önümde, kalem elimde.. Ama yine bulamadım başlayacak kelimenin ucunu. Yine sıkıldım. Attım kalemi masamın bir köşesine.
Öyle işte sevgili dostlar.. Bugün yine kelimeler benden kaçmaya niyetlenmiş, ağzımla kuş tutsam yine de onları tutamayacağım belli ki. İsyan da etsem, pes ettim yine. Bilirsiniz asla pes edenlerden değilimdir ben. Sadece yeri gelince vazgeçenlerden hani.. Ama o kelimeler yok mu o kelimeler.. Ah o kelimeler erken pes ettiriyor beni bir tek. Bugün de öyle.. İşte tam da bu sebeple, bir "hoşçakalın" vakti geldi yine.
Hadi sağlıkla, huzurla kalın dostlarım. Bendeniz kabuğunun içine çekilir içinde çalkalanan koca bir denizle..
18 Temmuz 2011 Pazartesi
Dut Ağacım..Suç ağacım..Sır ağacım..
“Bir dut ağacı vardı bahçemde
Sade köklü değil hem de bilge
Bir dut ağacı vardı bahçemde
Sade yaşlı değil hem de bilge
Kestim onu kötü bir günümde
Ne rüzgar kaldı ne de gölge
Dut ağacım suç ağacım
Dut ağacım sensin benim darağacım..”
Bir dut ağacı vardı bahçemde..
İlk sırlarımı o tuttu içinde gizlice.
Bilmediğim derinlerde..
Bir dut ağacı vardı bahçemde,
O şimdi çok özlediğim geçmiş düşlerde..
Hani söyleseydiniz bundan birkaç yıl evvel, güler geçerdim.. “Dut ağacına da şiir mi yazılırmış? Hele ki ben? Hadi canım sizde!” derdim. Ama bugün içimden geldi, ona yazdım, onu özledim..
Bir dut ağacı gölgesinde geçti çocukluğum. Kışları çıplak dallarına tırmanır, “burada daha çok güneş var, ben burada oturucam” derdim anneme.
Baharda salıncak kurulur en güçlü dalına, düşe kalka şen kahkahalar atardık bizim cadı kızlar çetesiyle.. Parayla değil ya, sırayla sallanırdık dört afacan kız. En büyüğümüz teyzemdi –benden 9 ay büyük- en küçüğümüzse kuzindi hadi hadi 3 yaş küçük.. Bir de orta karar kız kardeşim vardı sırada.. Herkes severdi sallanmayı ama bi başkasını sallamak… o kadar da keyifli değildi hani. Ben alırdım o görevi. Saflığımdan sananlar olurdu zaman zaman. Ama bilmezlerdi ki ben hızlı sallayıp kızları korkutup, sıranın bana hemen gelmesi için yapardım bunu. Öyle de olurdu. Ya korkarlardı sıra bana gelirdi hemen, ya da hazin son, yerdeki taşların üzerine düşer, bir köşede ağlamaya koyulurlardı. O zaman hain planının başarısına sevinen bu küçük bünye keyifle bulutlara doğru yolculuğa çıkardı.
Yaz gelince en koyu gölgesine kilimler atar, o günkü keyfimize göre “evcilik” “okulculuk” oynardık. “okulculuk” da neymiş öyle? … Oyun arkadaşım, sevgili teyzeciğim ilkokula başlayıp 1.sınıfı bitirdiği yaz keşfetmiştik bu oyunu. O öğretmen olurdu, biz diğerleri öğrenci.. Oyun falan derken bana okula başlamadan okumayı yazmayı öğretti daha 7 yaşındaki öğretmenim. Tuhafı o şimdi bir öğretmen..
Bazen “evcilik” oynardık, herkesin rolü hazırdı. Ben restoran sahibi olur, çeşit çeşit yemek yapardım. Topraktan, ottan çöpten yemekler.. Spesiyalim dut yapraklarından yaptığım sarma olurdu. Tatlıysa gerçek bir lezzet şöleni; aklı karalı dut tabağı.. Her defasında üzerimizi leke yapar, akşama bir dolu azar işitirdik.
Bazen oyundan sıkılırdık, piknik yapardık dut ağacı gölgesinde.. Karnımız doyunca da güzel bir uykuya dalardık. Ağustos böcekleri ninniler söyler, çekirgeler etrafımızda dört dönerdi.
Bir dut ağacı gölgesinde geçti çocukluğum. Dalda kalan bir kediyi kurtarmak için tırmandığım dut ağacından düşüp,
yüksekten korkar oldum..
Bir dut ağacı altında yazdım ilk yazımı. Tamam tema Yeşilay Haftası, konu alkol olmuş olabilir ama sonuçta ben orada yazdım. Orada yazdığım tek bir cümle bana il birinciliği ödülü getirdi.
Şimdi düşünüyorum da, dört afacan kız dut ağacı altında yazıp oynamışız bugünkü rollerimizi.. Öğretmen teyze, doktor olamasa da ATT kardeş, her daim süslü, sevimli kuzen.. Bir de keyif aldığı için mutfaktan çıkmayan ben..
Bir başka geçti o dut ağacı altında benim çocukluğum.. ah ne güzeldi o dut ağacı.. ah ne güzel ağaçtı o.. “Sade köklü değil hem de bilge..” Bir dut ağacı vardı bahçemde… Şimdi öyle güzel bir yerde, en temiz düşlerimde…
Sade köklü değil hem de bilge
Bir dut ağacı vardı bahçemde
Sade yaşlı değil hem de bilge
Kestim onu kötü bir günümde
Ne rüzgar kaldı ne de gölge
Dut ağacım suç ağacım
Dut ağacım sensin benim darağacım..”
Bir dut ağacı vardı bahçemde..
İlk sırlarımı o tuttu içinde gizlice.
Bilmediğim derinlerde..
Bir dut ağacı vardı bahçemde,
O şimdi çok özlediğim geçmiş düşlerde..
Hani söyleseydiniz bundan birkaç yıl evvel, güler geçerdim.. “Dut ağacına da şiir mi yazılırmış? Hele ki ben? Hadi canım sizde!” derdim. Ama bugün içimden geldi, ona yazdım, onu özledim..
Bir dut ağacı gölgesinde geçti çocukluğum. Kışları çıplak dallarına tırmanır, “burada daha çok güneş var, ben burada oturucam” derdim anneme.
Baharda salıncak kurulur en güçlü dalına, düşe kalka şen kahkahalar atardık bizim cadı kızlar çetesiyle.. Parayla değil ya, sırayla sallanırdık dört afacan kız. En büyüğümüz teyzemdi –benden 9 ay büyük- en küçüğümüzse kuzindi hadi hadi 3 yaş küçük.. Bir de orta karar kız kardeşim vardı sırada.. Herkes severdi sallanmayı ama bi başkasını sallamak… o kadar da keyifli değildi hani. Ben alırdım o görevi. Saflığımdan sananlar olurdu zaman zaman. Ama bilmezlerdi ki ben hızlı sallayıp kızları korkutup, sıranın bana hemen gelmesi için yapardım bunu. Öyle de olurdu. Ya korkarlardı sıra bana gelirdi hemen, ya da hazin son, yerdeki taşların üzerine düşer, bir köşede ağlamaya koyulurlardı. O zaman hain planının başarısına sevinen bu küçük bünye keyifle bulutlara doğru yolculuğa çıkardı.
Yaz gelince en koyu gölgesine kilimler atar, o günkü keyfimize göre “evcilik” “okulculuk” oynardık. “okulculuk” da neymiş öyle? … Oyun arkadaşım, sevgili teyzeciğim ilkokula başlayıp 1.sınıfı bitirdiği yaz keşfetmiştik bu oyunu. O öğretmen olurdu, biz diğerleri öğrenci.. Oyun falan derken bana okula başlamadan okumayı yazmayı öğretti daha 7 yaşındaki öğretmenim. Tuhafı o şimdi bir öğretmen..
Bazen “evcilik” oynardık, herkesin rolü hazırdı. Ben restoran sahibi olur, çeşit çeşit yemek yapardım. Topraktan, ottan çöpten yemekler.. Spesiyalim dut yapraklarından yaptığım sarma olurdu. Tatlıysa gerçek bir lezzet şöleni; aklı karalı dut tabağı.. Her defasında üzerimizi leke yapar, akşama bir dolu azar işitirdik.
Bazen oyundan sıkılırdık, piknik yapardık dut ağacı gölgesinde.. Karnımız doyunca da güzel bir uykuya dalardık. Ağustos böcekleri ninniler söyler, çekirgeler etrafımızda dört dönerdi.
Bir dut ağacı gölgesinde geçti çocukluğum. Dalda kalan bir kediyi kurtarmak için tırmandığım dut ağacından düşüp,
Bir dut ağacı altında yazdım ilk yazımı. Tamam tema Yeşilay Haftası, konu alkol olmuş olabilir ama sonuçta ben orada yazdım. Orada yazdığım tek bir cümle bana il birinciliği ödülü getirdi.
Şimdi düşünüyorum da, dört afacan kız dut ağacı altında yazıp oynamışız bugünkü rollerimizi.. Öğretmen teyze, doktor olamasa da ATT kardeş, her daim süslü, sevimli kuzen.. Bir de keyif aldığı için mutfaktan çıkmayan ben..
Bir başka geçti o dut ağacı altında benim çocukluğum.. ah ne güzeldi o dut ağacı.. ah ne güzel ağaçtı o.. “Sade köklü değil hem de bilge..” Bir dut ağacı vardı bahçemde… Şimdi öyle güzel bir yerde, en temiz düşlerimde…
23 Haziran 2011 Perşembe
Eşime, Dostuma Küçük Bir Serzeniş..
Ruhum her daraldığında böyle oluyorum.. İçimde tuhaf bi huzursuzluk, olduğum yere yabancılaşma, gitme, uzaklaşma isteği.. ve aklımda milyonlarca tilki.. Yine huzursuzluk elbisemi giydim bu sabah. Evden çıkmak istemiyorum, ama duvarlar üzerime üzerime geliyor. Sadece müzik dinlemek istiyorum, ama şarkılar kafa yapıyor, ağırlaştırıyor, yoruyor.. Yalnızlığımı seviyorum -kalabalıklara rağmen-, ama kendimle karşı karşıya bir satranca oturunca da korkuyorum; kendime karşı kaybetmekten. Etrafta dolanıp duran eş, dost, akraba, arkadaş anlayamıyor, göremiyor bunu (insanoğlu olarak görebildiklerimiz kendi eksenimiz dahilinde ne de olsa). Hep bir beklenti kostümü üzerlerimizde.. Biri "Gel!" diyor, öteki "Yap!", bir başkası "Sus!" diyor, ardından geliyor bambaşka bir ses "Konuş!".. Yaa!! Bi saniye!! Sessizlik lütfen sevgili ailem, arkadaşlarım, eşlerim, dostlarım!!! Ben yoruldum bu kurgudan! Susadım, acıktım, uykum geldi, belki de ayakkabım ayağımı vurdu! Bir durun, bir kez de siz dinleyin.
Bir dakika.. Önce şuraya bir oturayım. Bir nefes alayım.. Ben gidiyorum dostlar. Bir süreliğine hepinizden kaçıyorum. "Gel!" demeyin; gelmiyorum. "Yap!" demeyin; yapmıyorum. Canım istediğinde konuşuyor, istemeyince susuyorum.
Ben gidiyorum dostlar.. Anılarımın en haylaz çocukluğuna gidiyorum.

Bir kadının kokusu bambaşka dizine yatmaya gidiyorum.
Bir kadının kokusu bambaşka dizine yatmaya gidiyorum.
Şefkatli ellerini en haylaz zamanlarımdaki gibi saçlarımda gezdirmesine gidiyorum.
Haylazlık yapmaya, üzerine azar işitmeye gidiyorum.
Küçükken tepesine çıkıp, ama bir türlü geri inmeyi beceremediğim zerdali ağacıma gidiyorum.
Teras merdiveninin trabzanlarından kaymaya gidiyorum.
Taş fırından yeni çıkmış sıcak ekmeği almaya gidiyorum.
Dere'de suyla oynamaya, kurbağa yakalamaya gidiyorum.
Arılar soksun beni! Sızımı dindirmek için soğuk çamura ellerimi sokmaya gidiyorum.
Ben gidiyorum dostlar..
Bana "Gel!" demeyin, gelmiyorum. Ben sadece gitmeyi seviyorum..
23 Mayıs 2011 Pazartesi
BU SABAH ERKEN...BİR ŞEHRE GÜN DOĞARKEN..
Bir şehre gün doğarken ayak basmayı hep sevdim. Şehir uyanmaya başlamadan, şehri görmeliyim ve ilk uyanışın ilk ad
ımlarını saymalıyım. Birçok şehirle ilk tanışmam tam da bu saatlere denk gelmiştir hep. İstanbul.. İlk tanışmamız henüz şehre gün doğmamışken, güneşe yukarılarda merhaba deyip, Boğaz’ın üzerinden süzülerek olmuştu. Sivas’ın ilkbahar ışıklarıyla gözlerim kamaşmıştı otobüsten inerken tam bir yıl önce. Paris.. Eiffel ve günün ilk ışıkları.. Paris’i sevdiremese de bana, etkilenmiştim işin doğrusu. Montpellier.. Barselona.. Muğla, Bingöl ve Elazığ.. Hepsiyle de gün henüz doğmamışken tanıştım. Ve Ankara.. Yıllar önce yine daha gün doğmamışken gelmiştim bu şehre. Şehir Kızılay’da hareketlenmeye başlamıştı gün yükselirken. Sanırım güne birlikte başladığım şehirleri daha bir başka seviyorum ben. Bu yüzden olsa gerek Ankara sabahlarını bir başka sevişim..
Neyse uzatmayayım sözü.. Bu sabah erken, yine Başkent’e gün doğark
en geldim özlediğim bu şehre. Gece “Kız Kardeşim Mommo” filmini izlerken uyuyakalmışım. Filmden etkilendim ve sevdiklerim arasına girdi çok çabuk. Başroldeki çocuk -Ahmet- işte o bir başka etkiledi beni. Oyunculuğunun yanı sıra çok tanıdık bir tavır vardı üstünde. Ankaralı bir arkadaşımın tavırları, bakışları, susuşları vardı üzerinde. Yaşamış, öğrenmiş insanların bilge susuşları gibi.. Aslında bu benzetmeme sebep, o arkadaşımın çocukluk fotoğraflarını görmüş olmam değil elbette. İşte bu bahsettiğim bakışlar ve susuşlardı tek sebep.. Bu düşüncelerde gezinirken uyuyakalmışım biletimde yazandan başka bir koltukta..
Uyandığımda Ankara’ya girme
k üzereydik ve seher kızıllığı gözlerimi kamaştırdı. Muhteşem bir manzara.. Beynimden bağımsız bir kararla ellerim kompakt fotoğraf makinesine gitti. (yazık ki henüz Nikon’uma kavuşamadım) Uyku mahmurluğunun verdiği sersemlikle alelade çektim fotoğrafları. Ümitköy köprüsü altındaki kedileri hep sevmiştim. Ama bugün daha bir güzeldiler kızıl elbiseleriyle. Daha çok
sevdim. Aşti her zamanki gibi yine çok kalabalıktı. Gelenler.. Gidenler.. Öğrenciler.. Asker uğurlamaları.. Yeni terhis olup evin yolunu tutanlar.. Benim gibi garip arayışlarla sadece gitmek için gidenler.. Büyük valizler, küçük çantalar, koliler, çuvallar, üç beş bozukluğa taşıyıcılar.. Her zamanki gibi işte, şehirden önce uyanmıştı sevgili otogar..
Neyse uzatmayayım sözü.. Bu sabah erken, yine Başkent’e gün doğark
en geldim özlediğim bu şehre. Gece “Kız Kardeşim Mommo” filmini izlerken uyuyakalmışım. Filmden etkilendim ve sevdiklerim arasına girdi çok çabuk. Başroldeki çocuk -Ahmet- işte o bir başka etkiledi beni. Oyunculuğunun yanı sıra çok tanıdık bir tavır vardı üstünde. Ankaralı bir arkadaşımın tavırları, bakışları, susuşları vardı üzerinde. Yaşamış, öğrenmiş insanların bilge susuşları gibi.. Aslında bu benzetmeme sebep, o arkadaşımın çocukluk fotoğraflarını görmüş olmam değil elbette. İşte bu bahsettiğim bakışlar ve susuşlardı tek sebep.. Bu düşüncelerde gezinirken uyuyakalmışım biletimde yazandan başka bir koltukta..Uyandığımda Ankara’ya girme
Ankaray’ın kalabalıklığını sevmesem de boş olmasından daha iyiydi böylesi. Gidişlerime, gelişlerime şahitler, kaçışlarıma ortaklar lazımdı işte..
Kızılay yavaş yavaş hareketlenirken, Ankara’ya selam vermek ve “hoş buldum” demek kadar keyifli bir şehir kavuşması daha yok sanırım hayatımda. Kısa bir bekleyişten sonra otobüs geldi, yol ald
……
Evin önüne gelip de bahçeyi her zamankinden daha yeşil görünce daha bir tazelendim, kendimi bahar kadar ferah hissettim.
Sabah 6.30’du ve haliyle 6 yaşındaki yeğenim Duygu Ceren’im uyuyordu. Yanına uzandım. Saçlarını koklayıp, minik ellerini öptüm. Uyandı. Gözleri yarı açık gülümsedi, gözlerini tekrar kapattı. “Duygum rüyasında teyzesini mi görüyor?” diye fısıldadım kulağına. Gülümseyerek başını salladı. “Ama rüya değil o” dedim yavaşça. Gözlerini tekrar açtı, gülümsedi, sımsıkı sarıldı. Kucağımda uyumaya devam etti. Bir saat sonra öpücüklerle beni uyandırdı. Keyifle kahvaltı yaptık. Sonra Duygu’mun bıcır bıcır hallerini karelere sığdırmaya çalıştım, karelere sığmayacağını anlayı
Öğleden sonra
güneşli bir bahar ikindisi keyfi yapma niyetiyle dışarıya çıktım. Önce Kızılay’a gidilecek, bir klasik olan Dost Kitabevi’nden bir kitap alınacak ve Dikmen Vadi’sinde kahve+güneş+kitap keyfi yapılacaktı plana göre. Ama metrodan çıkarken iri damlalı bir bahar yağmuru bastırdı. Koşarak Dost’a girdim ıslanmış bir halde. Birkaç film aldım hiç aklımda olmayan bir şekilde. En çok “Yanlış Zaman Yolcuları” isimli eski bir filmi merak ediyorum. Ama onu izlemeyi Ankara dönüşüne bırakıyorum. Yağmur durmak bilmeyince bir kahve içip Karanfil’de, evin yolunu tuttum. Durakta beklerken görmekten delicesine kaçtığım sahneyle karşı karşıya kaldım. Boğazım düğümlendi, biran öyle kalakaldım. Sonra otobüs geldi ve eve doğru yol aldım. Çare yok, hayat akıyor, elimizden kayıp gidenlerin ardından öylece bakakalıyoruz işte.. Sonrası? Yola devam etmek gerek.. Öyle yaptım yine.. Evde minik cadım sabırsızlıkla beni bekliyordu. Söz verdiğim gibi pasta yapmaya koyulduk. Tarifini kendimiz uydurduğumuz, meyvesoslukrema
Şimdiyse halsizim. Hareketli bir günün yanı sıra, yağmurda ıslanmanın da etkisiyle hasta oldum :( Bir fincan bal+limon çayıyla iyice gevşemiş durumdayım. Yastığım beni çağırıyor. Bir an önce gidip yatmalıyım. Ama itiraf etmeliyim, Ankara’da olmayı en son isteyeceğim günü böylece keyifle geçirmiş olmaktan mutlu ve huzurluyum. Başta bahsettiğim Ankaralı arkadaşımın kendi bestesindeki gibi “bu sabah erken, gün sızdı penceremden..” diye mırıldanmaya başladım. Takıldı aklıma, durmadan şarkıyı tekrarlıyorum kendi kendime.. Ve şimdi uymaya gidiyorum “gel..gel bu gece..” diye diye.. Herkese ve Mayıslara inat bana iyi geceler..
MAYIS 2011
ANKARA
(Yayınlanmak için birazcık gecikmiş bir yazıydı.. Malesef "bu sabah erken.." diye başlarsam cümleye bugün, "delicesine çalışıyorken.." diye devam etmem gerekirdi. O nedenle bırakayım da "Bu sabah erken..güz sızdı penceremden." diyerek bitireyim. Tüm sabahlara sevgiyle..)
29 Nisan 2011 Cuma
Uyan Kadın...Uyan!

Uyan be kadın, uyan artık! Aç gözlerini.. Bak etrafına, dönen koca bi dünya.. Uyan kadın! Sert bi kahveye rağmen hala mı başın dönüyor, gözlerin kararıyor? Git, gözünü aç ve rüzgarlara kafa tut, uyan! Giden gitmiş, sen daha derin uykularda mısın? Hadi aç şu gözlerini, gör etrafında dönen dolapları! Uyan hadi kadın.. Daha çok yolun var, pes etme şimdiden, hadi dayan.. Şarkıdaki gibi "hadi topla yüzünü prenses.." daha gidecek çok yol var, hadi toplan.. Hadi.. Gidelim Prenses!! 21 Mayıslara inat yaşamaya, yol almaya devam...
21 Nisan 2011 Perşembe
"7 Days" Çalışırım Ben.. Arada "1 bite" Kaçamak Yapar, O Kadarcık Yazarım..
Yoğun, yorgun, gergin, uykusuz bir gün yine.. Çıldırmışcasına yazmak istiyorum. Ama beni
bekleyen onlarca iş varken vakit bulabilecek miyim, emin değilim.. Şimdi yine işe gömülmek üzere ayrılıyorum Kabukiçi'mden.. Gömülürken de kulağımda bir şarkı olacak.
Yan ofisten Craig David'den 7 days duyuluyor. Seviyorum bu şarkıyı ama ben olsam Walking Away'i seçerdim, kaçışlarıma hediye olsun diye..
Neyse.. Ben tercihimi Six Pence None The Richer'dan yana yapıyorum ve Kiss Me ile işlerime dönüyorum..
bekleyen onlarca iş varken vakit bulabilecek miyim, emin değilim.. Şimdi yine işe gömülmek üzere ayrılıyorum Kabukiçi'mden.. Gömülürken de kulağımda bir şarkı olacak.Yan ofisten Craig David'den 7 days duyuluyor. Seviyorum bu şarkıyı ama ben olsam Walking Away'i seçerdim, kaçışlarıma hediye olsun diye..
Neyse.. Ben tercihimi Six Pence None The Richer'dan yana yapıyorum ve Kiss Me ile işlerime dönüyorum..
20 Nisan 2011 Çarşamba
Çağla mevsimi gelmiş..Hoşgelmiş..:)))
Hımmmmm.. Ne güzel mevsim şu ilkbahar.. İstanbul'daki ilk ilkbaharımda hele.. Bütün gün yürümek güzeldi güneşli bir günde.. Taksim'den Pangaltı'na..Osmanbey'e.. Acıkınca Şişli'de ıslak hamburger molası bir de.. Çağlayan'dı ilk hedefim fakat yoktu bir ordu ortalıkta, dosdoğru gidecek ileriye. Ben kendim gittim yine. Yolda bir seyyar satıcı, Nightingale'in önünde.. Görür görmez taze bademlere atladım öylece. Aldım biraz, yiye yiye keşfettim yeni bir mevsimi, yine sevgili kabuğum, işte seninle..:)
Kabukiçi'nden herkese bol güneşli çağla mevsimleri dileklerimle..:)
11 Nisan 2011 Pazartesi
Başlıksızım bugün, başsız ve sonsuz..
Tek bir şehre sıkışıp kalmış hayatlar aslında ne kadar yorucu.. Kabuğum sırtımda, ben kabuğumun içinde..giderim, giderim, giderim...
5 Nisan 2011 Salı
Bugün Öylesine Kendi Kendime İzin Verdim; Kaf Dağının Ardına Gidip Geldim
Evet, evet, evet!!! Bugün, günlük güneşlik bugün, bütün öğleden sonramı yaşamak için izinli saydım. Her gördüğüm iki ayaklı canlıya “Bonjour Madame/Monsieur” demeden geçireceğim, hatta tek bir Fransızca kelime sarf etmeyeceğim, pırıl pırıl bir öğleden sonra..
Ofiste işim biter bitmez hemen odama koşup çantamı doldurdum. Çantamın müdavimleri hemen yerlerini aldı zaten.. Dizüstü sırdaşım, dünyayla bağlantım saydığım telefonum, bir şişe su, bir kırmızı elma ve tabiki beni hiç yalnız bırakmayan fotoğraf makinem.. Kulağımda da “Masalcının On Beş Yılı” albümü.. Değmeyin keyfime.. Hadi biraz yürüyelim dedim çantamdaki arkadaşlarıma. Başladık yürümeye.. Bir tarafım çam ormanı, diğer yanım portakal bahçesi. Mis gibi portakal çiçeği kokuları ve müzik başka dünyalara uçuruyor beni. Yol kenarı gelincikler ve ismini bilmediğim bambaşka çiçeklerle dolmuş. Birkaç gelincik kesesi kopardım. Onları açıp, içinden bir hazine gibi çıkan kırmızı taç yapraklardan prenses yapmaya bayılırım daha 5 yaşımdan beri.. Biraz fotoğraf çektim, biraz iç çektim.. Nikon D9
0’ıma kavuşmama az zaman kaldı dedim, buna keyiflendim.. Etrafında ağaçlarla çiçeklerin rüzgara uyup dansettiği, kelebeklerin arıların yarıştığı yolum bitti kı
sa bir sürede. Son yokuşu da çıkıp ana yola ulaştım. Müzik, meltem, güneş.. Nasıl da dinlendirici, huzur verici..
Otobüsü beklerken kırmızı elmacık da yok oldu birden :)) Yol boyu Akdeniz’in huzur mavisine daldım hayaller kurarken.. 
Bir saatlik hayal aleminden sonra uyandım şehir merkezinin karmaşasına. Kimin haklı kimin haksız olduğuna karar veremediğim sarmal bir mevzuya şahit oldum, takıldı aklım. “Hadi, buyur buradan yak” dedim kendime. “Daha merkeze adımını atar atamaz şehirli polemiklerine takıldın yine”
Yorucu bir şehiriçi trafiğinden sonra nihayet eve ulaştım. Yol boyu balkonda kahve keyfinin hayalini kurmuştum ya, eve yürürken balkonumuzu ve önündeki badem ve limon ağacını çok sevdiğimi, hatta sık sık özlediğimi fark ettim. Eve girer girmez hızlı bir duş faslından sonra hemen balkonda köşeme kuruldum, mis gibi kahvem ve iki gün önce yaptığım şekerlemeli kurabiyelerimle birlikte. Hayat bu i
şte! Kahve kokusu, annemin balkondaki frezyalarının kokusu, bahçedeki limon ağacının çiçeklerinin kokusu, meltemle gelen hafif tuzlu bir deniz kokusu.. Meltemle uçuşup biraz üşüten ıslak saçlarım.. (Biliyorum hasta olacağım ama böylesi güzel, bu keyfe gerçekten değer.) Şimdi bu keyfe varmanın tam zamanı. Daha fazla yazacak değilim. Huzurluyum, keyifliyim.. Öyle işte, kendime, yaşamak için birkaç saat izin verdim..
Mor salkım ve renk renk frezya kokulu düşler hep benimle olsun.. :)
(Beni düşler alemine götürüp, "Kaf Dağının Ardında" hissettiren albümden bi parça da keyfimize ortak olsun. :*)
1 Nisan 2011 Cuma
Mezarlar, uçurtmam, kaplumbağalı sarı terliklerim..
Mezarlıklar.. Mezar taşları.. Zambaklar.. Uzun boylu ağaçlar.. Hep üzgün, asık yüzler..
Mezarlıklar ölümü ve onun soğuk yüzünü hatırlatır her daim değil mi? Bir gün “son durak”ta inmek zorunda olduğumuzun hatırlatıcısıdır sanki.. O yüzden mezarlıklar sevimsizdir, yanından geçerken yüz çevirtendir..
Yoo, hayır. Benim için o kadar acımasız değil mezarlıklar. Bambaşka şeyler anımsatır bana hep mezarlıklar; çocukluğumu.. En hayat dolu, en deli dolu hallerimi anımsatır. Neden mi? Buyurun size bir hikaye..
Küçük bir kız vardı; hani, şu 90’larda çocuk olmak deyimine sebep olan nesilden.. Kocaman bir portakal bahçesinin bir köşesine adeta otu
rtulmuş yüksek girişli bir evde yaşardı. Evin önünde beyaz güller, yaseminler.. etek ucu ve kolları püsküllü, boncuklu tişört ve rengarenk şortlar, etekler giyerdi bu küçük kız. Kıvır kıvır saçlarını taratmaktan kaçardı her defasında. Bir de kız kardeşi vardı onun. Evin önünde, güllerin arasında koşar oynarlardı. “Evcilik oyunu” favorileriydi. Bahçeden toplanan otlardan yemek yaparlardı. Oyunda onlara eşlik edense, kocaman portakal bahçesinin diğer köşesindeki evde büyümeye çalışan küçük teyze ve bir kuzendi. Teyze dediğime aldanmayın, sadece “9 ay” büyüktü en büyük yeğen olan kıvırcık saçlı kızdan. Benzer yaşlarda dört kız çocuğu.. Ne keyifle oynarlardı baharın portakal çiçeği kokuları arasında.. Akşam olunca kırmızı topraktan kirlenmiş ayakları yıkamaları için bahçe çeşmesini kullanmak zorunda kalırlardı. Es kaza öyle içeriye girseler, kıyametler kopardı.
rtulmuş yüksek girişli bir evde yaşardı. Evin önünde beyaz güller, yaseminler.. etek ucu ve kolları püsküllü, boncuklu tişört ve rengarenk şortlar, etekler giyerdi bu küçük kız. Kıvır kıvır saçlarını taratmaktan kaçardı her defasında. Bir de kız kardeşi vardı onun. Evin önünde, güllerin arasında koşar oynarlardı. “Evcilik oyunu” favorileriydi. Bahçeden toplanan otlardan yemek yaparlardı. Oyunda onlara eşlik edense, kocaman portakal bahçesinin diğer köşesindeki evde büyümeye çalışan küçük teyze ve bir kuzendi. Teyze dediğime aldanmayın, sadece “9 ay” büyüktü en büyük yeğen olan kıvırcık saçlı kızdan. Benzer yaşlarda dört kız çocuğu.. Ne keyifle oynarlardı baharın portakal çiçeği kokuları arasında.. Akşam olunca kırmızı topraktan kirlenmiş ayakları yıkamaları için bahçe çeşmesini kullanmak zorunda kalırlardı. Es kaza öyle içeriye girseler, kıyametler kopardı. Herkesin tonton dedesinin tersine, aksi mi aksi, gergin yüzlü bir dedesi vardı bu kıvırcık saçlı kızın. Portakal bahçesinde gizlice oynamak gerekirdi o yüzden. Ağaçları, bahçesi öyle kıymetliydi ki, kendi çocukları, torunları bile sık sık azar yerdi bahçeye girdikleri için. Sadece belli köşelerde izin vardı oyun oynamaya. Ama koşacaksın, baharda açan kır çiçeklerini, otları ezeceksin, haşa!!! Kırda koşmalı oynamalı çocuklar, ama dedesinin kırları da kıymetliydi.. O etraftayken ağız tadıyla bir oyun oynayamazdı bu afacan kızlar. Çareyi bahçenin arkasındaki kırda oynamada buldular; mahallenin diğer çocukları gibi..
Kır diyorum, ama orası aslında bir mezarlıktı! Küçük bir mahalle arası mezarlıkla iç içe bir düzlük, yemyeşil.. Baharda,kırmızı gelincikler, sarı, beyaz papatyalar, mor seklemenlerle dolar, taşardı. Bir de “para para” olurdu. Adını hala bilmediğim, tohumlarının saklandığı kesesi sırf bozuk paraya benzetildiği için belki “para para” diye çağırdığımız bir kır otu.. En büyük ve güçlülerini toplarlardı. Sonra oturur saatlerce onların spiral şekillerine ipleri sara sara uzunca bir “kolye” yaparlardı. Topla “yakan top” oynamaktan daha zevkli gelirdi “parapara”yla oynanan “yakan top”. İpteki paracıklar kuruyup dökülene
dek her fırsatta oynanırdı bu oyun.
Papatyalardan taç yapmayan zaten yoktur herhalde.. Onlar da yaptı..
Bu kıvırcık saçlı kızın en sevdiğiyse uçurtmasıyla rüzgarlara kafa tutmaktı. Mezarlıktaki kır bunun için en uygun yerdi. Birazcık eğimli kırdan aşağıya doğru, rüzgara karşı defalarca koşar, ama bir türlü uçurtmasını uçuramazdı. Defalarca denedi, mis kokulu bir bahar, upuzun bir yaz geçti ama uçurtma bir türlü havalanıp rüzgara kafa tutamadı. Pes etmedi küçük kız, her baharda elinde bir uçurtma, denedi, denedi.. Hazan rüzgarları bile uçurtmasını sevmedi. Hatta bir keresinde rüzgar öyle ters yüz etmişti ki uçurtmayı, uçurtmanın kafasına çarpmasıyla kendisini yerde buldu kıvırcık saçlı kız. Etrafında bir sürü çocuk haline gülüyordu. Çok kızdı, uçurtmayı yere çarptı. Sonra kuyruğundan sürüye sürüye eve kaçtı.
Yine bir bahar ikindisi, mahallenin çocukları öğle uykusundayken, kıvırcık saçlı kız uçurtmasını alıp, mutfak penceresinden kaçtı. Annesi asla izin vermezdi uykudan kaçmasına. Kıvırcık saçlı kız uyuyamaz, mecburen gözlerini sıkar dururdu her öğle uykusunda. Ama o gün evden kaçtı.. Mezarlıktaki kıra kaçtı. Kimseler yoktu. Rüzgar bu kez çok şefkatli esiyordu. “Hadi” diyordu, “hadi uzat bana uçurtmanı”, “ben tutacağım uçurtmayı, sen koşacaksın” Kıvırcık saçlı kız uçurtmayı yere koydu, ipi uzattı biraz ilerledi. Derin bir nefes çekti içine ve dedi “hadi”. Koşmaya başladı kız, uçurtma biraz havalandı, sonra kıvrıla kıvrıla yere düştü. Kıvırcık saçlı kızın parlayan gözleri birden karardı, canı sıkıldı belli ki. Yine çıktı tepeye, uçurtmayı bıraktı, bir kez daha koşmaya başladı; yine olmadı. Bu kez inatla denemekten yanaydı. Kafasına da düşse devam edecekti, nasıl olsa kimseler onu görmeyecek, dalgaya almayacaktı. Kaçıncı olduğunu hatırlamadığı bir denemesinde uçurtma birden havalanıverdi kıvırcık saçlı kızın. Şaşkınlıkla mutluluğu birbirine karıştı yavaş yavaş ipi çözerken. Rüzgar öylesine kucak açmıştı ki uçurtmaya, öyle yükselmişti ki uçurtma, adeta gözden kayboldu.
“Daha da yükseğe”, “daha da yükseğe” diye mırıldanıyordu kız. Sonra birden nasıl olduysa uçurtmanın ipini elinden kaçırdı. Panikle makaranın peşinden koşuyordu kız, makara bir yere çarpıyor, bir havaya fırlıyordu çözülürken. Eliyle yakalayamayacağını anladı kız, ve makaranın üzerine basmaya karar verdi. Koştu ve bastı ipin üzerine birkaç denemeden sonra. Uçurtma o kadar yüksekteydi ki, zorla çekiyordu ipi kıvırcık saçlı kız. Bunca yıl uçamayan uçurtmanın, özgürlüğün tadına varmasıydı bu başkaldırış. İnmek istemiyordu yere belli ki.. Sonunda küçük kız asi uçurtmayı yere indirmeyi başardı. Dizlerinin titrediğini fark etti birden, hemen bir tümseğe oturdu, uçurtmasını yanına koydu. Ayaklarına baktı, amcasının Danimarka’dan getirdiği sarı sünger terlikleri vardı ayağında. Ne çok severdi o üzeri kaplumbağalı sarı terlikleri. (“Kabukiçini” sevmesi belki de o günlerden kalmaydı..) Ayağından sızan kanı fark etti kıvırcık saçlı kız. İp ayağını kesmişti. Terliğini çıkardı, serin toprağa ve çimlere bastırdı ayağını; acısını hafiflettiği için bahçede düşünce hep yaptığı şeydi bu.. Sonra terliğine yapışan ezilmiş bir otu çıkarmak için uzandı. Ama olamaz, sarı terliğini de kesmişti ip. Hırsından ağlamaya başladı. Sonra ters ters bakıp uçurtmaya, bir de bunun üstüne dil çıkardı.. Elinde terlik, yanındaki uçurtmayı azarlarken, köşeden annesi göründü kıvırcık saçlı kızın. Biraz azarladı annesi, evden kaçmıştı ya! Kıvırcık saçlı kız uçurtmaya ters ters baktı yine, sanki annesi onu azarladığı için uçurtma gülüyordu haline. Bir daha sinirlendi kıvırcık saçlı kız, dönüp uçurtmaya “gıcık!” diye bağırdı. Annesinin bütün itirazlarına rağmen kampumbağalı sarı terliklerini kucağında alıp, çıplak ayakla eve yürümeye koyuldu, asi uçurtmanın da kuyruğu elinde..
İşte böyle.. Bu anlattığım kıvırcık saçlı küçük bir kızın “mezarlık anıları”ndan bir tanesiydi; benim hikayemdi.. Ya siz, hiç mezarlıkta uçurtma uçurdunuz mu? Ben uçurdum. O yüzdendir, mezarlık “ölüm” demek değil benim için.. Mezarlık; çocukluğum, hayallerim, umutlarım, çocuksu hırslarım ve inatlarım demek.. Mezarlık; benim için uzun kuyruklu asi bir uçurtma, biraz “parapara” bir de kaplumbağalı sarı terliklerim demek..
(Bu yazıyı yazarken Teoman’dan Uçurtmaları dinledim tekrar tekrar. Şimdi biliyorum ki, en sevdiğim renk “mor”, ve en sevdiğim kelime “asi”. Geçmişimle bazı kavgalarım var. Geceleri Tanrı’ya sığınırım ben, ve isyankarım birazcık gündüzleri..)
28 Mart 2011 Pazartesi
Artık Benim de Anahtarım Var!
İlkokuldayken ben, hep anahtarımın olmasını isterdim. Evet, bildiğimiz anahtar, ev anahtarı. Annem de çalışıyordu o zamanlar. Okuldan gelince eve girmek gerek tabi.. Ama anahtarı kaybedermişiz, çaldırırmışız gibi bin bir çeşit sebeple anahtarı bir türlü bana vermezdi annem. Kardeşim zaten daha küçük, aklı havalarda.. Evin 3. anahtarı hep yan dairedeki teyzemde kalırdı. Okuldan gelince anahtarı al, kapıyı aç ve anahtarı unutmadan hemen teyzeye geri ver. Böyle geçerdi günler ve ben hep kendi anahtarım olsun isterdim. Okuldan kaç dakika geç geldim, nerdeydim, niye geciktimin hesabını peşin peşin teyzeme vermek de sıkardı zaten. Kendi anahtarım olsun, rahatça girip çıkayım “evime” isterdim. “Büyüdüm” derdim. Yine de vermezdi annem. (Ehh, bir kez bıraktığı anahtarı, evde, hem de kapının üz
erinde unutup, akşam vakti komşu balkondan bizim balkona atlatınca ahaliyi, bir daha güvenemediler herhalde anahtar teslim etmeye :D )
Ortaokula başladıktan sonra 3. anahtar benim oldu nihayet. Kırmızı rugan ayakkabıdan bir anahtarlığım vardı, üzeri fiyonklu.. Ucunda da iki anahtar; biri evin, biri apartmanın ana giriş kapısının.. Sonra o anahtarların sayısı artmaya başladı. Posta kutusunun anahtarı, bisiklet koyulan kömürlüğün anahtarı, herkesten sakladığım fotoğrafların, kendi denemelerimin, şiirlerimin saklı olduğu kutunun anahtarı..
Gün geldi seyahat etmeyi öğrendim. Anahtarlığımda bir de valizimin anahtarları..
Çok anahtarlık kırdım, çok kaybettim, çok değiştirdim. Gittiğim her şehirden bir anahtarlığı anı olarak almayı adet edindim..
Çok anahtar eklendi anahtarlığıma, çok anahtar çıktı.. Hayatıma çok yer girip, çok yer çıktı.. Bucak’taki evin anahtarları.. anahtarlığımdan çıkarırken gözlerim nasıl da dolmuştu. Sanırım hala şifoniyerin üzerindeki küçük kutunun içindeler; muhtemelen biraz tozlu, biraz paslı..
Şimdi anahtarlığım bir çöpten adam ve kız; el ele.. Anahtarlığımdaysa onlarca anahtar... Sırt çantamdan daha küçük bir çantada taşımak
istemeyeceğim kadar ağır.. Antalya’daki evin anahtarları, Ankara’dakinin ona keza.. Kardeşimin evi de var tabi; benim kuytum, içine saklandığım küçük sandığım.. “lojman” niyetine kullanılan, bütün yazımı içine sığdırdığım otel odası da vardı değil mi? Posta kutumun anahtarı da hala anahtarlığımda..:) Ahh.. bir zamanlar Dikmen’de de evim vardı benim. Artık yok! Ama onun anahtarını da hala atamadım işte..
Onlarca anahtar, onlarca mekan, tek bir hayat, tek bir beden..
Nasıl bölünebildim bu kadar parçaya ben bile şaşırıyorum artık. Aynı anda beş ayrı şehirde yaşıyor olmak, garip bir duygu aslında. Anne evinden ayrılmadan, anne evinde en fazla 10 gün kalabiliyor olmak.. tarif edebildiğim bir şey değil galiba.. Sadece yaşıyorum; orada, burada, şurada.. Bugün buradayım, yarın yüzlerce km ötede. Sonraki gün? Biraz daha uzakta.. Sonra yine dönmüşüm kürkçü dükkanına.
Hani şaşırıyorum ya bu koşmacaya, aslında şaşırdığım şey bambaşka! Tek bir şehre sıkışıp kalmış hayatlar şaşırtır oldu beni zamanla. Ve aynı şehirde uzun süre kalmak zorunda olmanın ağır kokusu midemi bulandırdı sonunda..
Her neyse, her neyse.. yine de her neyse.. bir kez daha “her neyse..”
Çok, ama çok yorucu bir iş oldu bu anahtarlık taşıma olayı. İlkokuldayken hep isterdim ama.. Ama olsun, ben memnunum hayatımdan, yollarımdan, evlerimden.. Ah bir de ağır olan valizimi daha da ağırlaştırmasaydı şu anahtarlık!!
18 Mart 2011 Cuma
İki Yüzlü Kelimeler
Konuşma becerimizi yitiriyoruz gün geçtikçe.
Bazen yanlış kelimeler kullanıyoruz, anlatamıyoruz derdimizi. Bazen kullandığımız doğru kelimeler bize gol atıyor, hiç olmayacak anlamlara bürünüyor.
Bazen biz saklıyoruz doğru kelimeleri; bazen gece karanlığının ışık görmüş böcekleri gibi onlar kaçışıyor dilimizden..
Bazen yanlış kelimeler kullanıyoruz, anlatamıyoruz derdimizi. Bazen kullandığımız doğru kelimeler bize gol atıyor, hiç olmayacak anlamlara bürünüyor.
Bazen biz saklıyoruz doğru kelimeleri; bazen gece karanlığının ışık görmüş böcekleri gibi onlar kaçışıyor dilimizden..
Bazen biz anlatmıyoruz içimizdekileri; bazen anlatamıyoruz, kaçıyorlar beynimizin en derin köşelerinden..Bazen kelimelere suç buluyoruz, onların ardına saklanıyoruz. “Ben öyle demek istemedim”ler sıralanıyor. “Konuşamıyorum”lar, “anlatamıyorum”lar geliyor ardından. Ve bir de “kırmak istemiyorum”lar..
Hadi kabul edelim, biz itiraf edemiyoruz içimizdekileri; kelimelerin kabahati yok! Dilimden “konuşmak istemiyorum” yerine “konuşamıyorum”u çıkarırsam, hangi kelime suçlu bundan? Hadi, söyleyin.. Aaa, yok yine itiraf edemiyoruz değil mi? Neyse.. “Konuşamıyorum” zaten. “İki yüzlü kelimeler utansın!”
5 Mart 2011 Cumartesi
Suretlerindi Gidenler..
“Seni ararken kendimi kaybetmekten yoruldum”. Nerdesin sen ey sevgili? Kimsin? Kimlesin şimdi?
Yanıldım hep, günlerce.. ömrümce.. Geldin sandım çok kez. Öyle hazır bekliyorum ki, senin suretlerine bile sen sanıp bağlandım. Gittiklerinde önceleri şaşırdım. Sevgili gider mi? Bilmem; daha hiç gelmedin ki! Suretlerindi gidenler. Anladım ya artık, şaşırmıyorum gitmelere.
Beklemekten yoruldum sevgili, beklerken kendimdekileri kaybetmekten yoruldum. Son bir umutla bekliyorum gelmeni. Şu son deminde umutların gelmeyeceksen, artık hiç
gelme. Sensizlikteki sana aşık oldum ben sevgili. Yüzünü bilmem, saçın ne renk, ellerin sıcak mı, hiç bilmem. Yokluğunda tanıdım seni ve öyle sevdim. Öldüreceksen kafamdaki seni, hiç gelme. Ben yokluğunda beni bir yerlerde seven sevgiliye aşık oldum; “o da benden habersiz”. Ütopik sevgilerle, ütopik dünyamda sevdim seni, özledim. Şu son deminde özlemlerimin, gelmeyeceksen, hiç gelme. Yokluğunda, varlığından bihaber olduğum sevgiliyi özlemeyi sevdim belki de. Herneyse… Özledim işte. İster gel, ister gelme. Ben her zamanki yerimdeyim; rüzgarın önünde. Gidiyorum işte. İster koş yetiş, ister kal,olduğun yerde bekle.. Ben bendeki senle konuşurum bir şekilde..
Yanıldım hep, günlerce.. ömrümce.. Geldin sandım çok kez. Öyle hazır bekliyorum ki, senin suretlerine bile sen sanıp bağlandım. Gittiklerinde önceleri şaşırdım. Sevgili gider mi? Bilmem; daha hiç gelmedin ki! Suretlerindi gidenler. Anladım ya artık, şaşırmıyorum gitmelere.
Beklemekten yoruldum sevgili, beklerken kendimdekileri kaybetmekten yoruldum. Son bir umutla bekliyorum gelmeni. Şu son deminde umutların gelmeyeceksen, artık hiç
gelme. Sensizlikteki sana aşık oldum ben sevgili. Yüzünü bilmem, saçın ne renk, ellerin sıcak mı, hiç bilmem. Yokluğunda tanıdım seni ve öyle sevdim. Öldüreceksen kafamdaki seni, hiç gelme. Ben yokluğunda beni bir yerlerde seven sevgiliye aşık oldum; “o da benden habersiz”. Ütopik sevgilerle, ütopik dünyamda sevdim seni, özledim. Şu son deminde özlemlerimin, gelmeyeceksen, hiç gelme. Yokluğunda, varlığından bihaber olduğum sevgiliyi özlemeyi sevdim belki de. Herneyse… Özledim işte. İster gel, ister gelme. Ben her zamanki yerimdeyim; rüzgarın önünde. Gidiyorum işte. İster koş yetiş, ister kal,olduğun yerde bekle.. Ben bendeki senle konuşurum bir şekilde.. 16 Şubat 2011 Çarşamba
Amélie Poulain ve İncir Reçeli..

Hikaye Montmartre’da geçer. Doktor olan babası Raphael’in kendisiyle sadece aylık rutin sağlık kontrollerinde birebir temasta bulunması sebebiyle heyecandan kalbi her defasında küt küt atan küçük Amelie, bu heyecanı bir kalp hastalığı sanan babası yüzünden ne okula gidebilir, ne de bir arkadaş edinebilir. Öğretmen annesi Amandine onu evde eğitmektedir. Bir gün kilise çıkışında, intihar eden bir genç kadının üzerine düşmesiyle Amandine hayatını kaybeder ve Amelie’yi kalan yaşamında yalnız bırakır.. Tabi cüce heykel saplantılı babasını saymazsak…
Amelie yıllar sonra hayatını değiştirecek dönüm noktasına gelecektir elbette. Bir akşam bir
parfüm şişesi kapağını elinden düşürecek ve o kapak gidip gizli bir hazinenin kapısını açacaktır. Duvarın içine yıllar önce küçük bir çocuk tarafından koyulmuş olan kutu.. İçinde eski fotoğraflar, minik oyuncaklar… Amelie o kutunun sahibine yıllar sonra kavuşmasını hayal eder ve tabiki sonunda onu bulmaya karar verir. Onu –Dominique Bretodeau- bulana kadar hiç tanımadığı komşularıyla tanışır, konuşur, yeni bir çok insanla görüşmeye başlar. Sonunda küçük Dominique hazinesine kavuşur. Buluşmayı gizlice uzaktan izleyen Amelie artık kendisine yeni bir dünya yaratmıştır. İnsanların hayatlarına gizlice girecek, onları mutlu edecek bir şeyler yapacak ve sonunda o keyfi uzaktan izleyecektir. Başta babası olmak üzere birçok kişinin hayatına minik sürprizler katmaya başlar; iş arkadaşları Georgette ve Gina, Gina’nın psikopat eski sevgilisi, manavın çırağı Lucien, ressam “cam adam” ve diğerleri… Bir gün, photomatonlarda, beğenilmeyip atılan fotoğraf parçalarını toplayan Nino’yla karşılaşır. Bu tuhaf adamda kendisininki gibi garip bir yalnızlık vardır. Bir şekilde kendi hayatı için de bir şeyler yapmaya cesaret bulan Amelie Nino’yla kendisine şans verir. Hikaye de burada, küçük bir scooter motorun üzerinde mutlulukla biter.Amelie’nin küçük kutuyu bulduğunda hayatının değişmesi gibi, bu filmi izledikten sonra benim de hayatımın dönüm noktası olduğunu düşündüm. Mutlu olmak için uğraşırken ne çok insanı ezmiş, kırmış, kızdırmıştım. Mutlu oldum diyebilir miyim sonucunda? Aslında göze görünür mutluluklarım bir elin parmak s
ayısını geçmeyecek kadar azdı. Tuhaf bir iç hesaplaşma yaparken ben, o parfüm şişesi kapağı gibi bu film geldi ve bana çarptı. O gün etrafımdakileri mutlu edecek ayrıntıları konuşma aralarından, sıradan sohbetlerden çekip almaya başladım. Yavaş yavaş kaydetmeye başladım hafızamın bir kuytusuna. Günler geçiyordu ve hafızam beni utandırmadı hiç. Beklenmedik zamanlarda beklenmedik sürprizler yaptım insanlara. Onlar şaşırdılar, ben gülümsedim..mutlu oldular, mutlu oldum.. Eski bir okul arkadaşıma mesela yıllar sonra incirli kurabiye uzatıp, “sen 11 yıl önce bunu çok severdin” dedim. Onunla ilgili böyle bir detayı hatırlamam şaşırtmıştı onu. Sonra bir başka arkadaşıma kime ait olduğunu anlayamayacağı bir e-posta adresinden 7 yaş fotoğrafını gönderdim. Eminim mutlu olduğuna. Ve bunlara benzer birçok örnek dahası.. Amelie hayatlarını değiştiriyordu insanların, ben bunu yapamadım belki ama mutluluklarını gördüm gözlerinde.Amelie’nin eski başarısız aşkları gibi benim de oldu birkaç kırgınlığım. Derken Nino’yu buldum ben de.. Sadece onun mutlu olduğunu gördüğümde mutlu olduğumu görmesine izin verdim. “Senin yaptıklarını yapabilecek çok kişi varken, bunları yapmayı sen tercih ettin. Bu önemsemekle ilgili sanırım..” dedi. Bilmem.. belki de.. Şimdi onun ma
sasında yazıyorum bunları. Tv açık. Bir film fragmanı dönüyor.. Çok ilginç.. İncir Reçeli filmin adı. Bu hafta gösterime giriyormuş. Şiddetle izleme isteği duyuyorum. Bilmem, belki de elinde gitar, kendisiyle savaşan bir adam gibi gözüme görünen başrol oyuncusunda tanıdık bir parça bulmuşumdur.. Tuhaf.. Bu yazının amacı bu değildi.. Yazmak istediğim çok farklı bir şeydi. Ama buraya geldi. Belki de parfüm şişesi kapağı gibi, benim de kelimelerimin buraya yuvarlanması gerekiyordu.. O zaman kadere teslimiyeti söz konusu edeyim yine. Ve kelimelerim sussun bugün de.. Kalanları da başka bir gün yazarım belki.. Bir başka küçük sürpriz bana çarpıp, yapılacak yeni sürprizler peşine düştüğümde... 13 Ocak 2011 Perşembe
Kabuk içinden..
Kabuğa saklandım birkaç gün.. Biraz müzik, biraz muzip bir gülüş... Ve kabuk çatladı, gözümü açtım yeni güne, yüzümü çevirdim göğe.. Hayat gerçekten güzel. Nefes alıyorum artık.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)