Uzun zaman oldu yazmayalı.. Uzundan da uzun..
Son yazdığımda sessiz fırtınalarıma gebeydi ruhum. Şimdi bir
dinginlik üzerimde.. Diz boyu özlemlerle dolu bir dinginlik..
Pencere önünde oturdum, gün batımına karşı bir çay içeyim
dedim. Kitap okuyacaktım güya.. İskender PALA’nın Aşka Dair’ini.. Bir müzik
açtım önce. Aldı götürdü beni. Okuyamadım kitabı. Yazmak istedim işte o koskoca
on dört aydan sonra.
Sekiz buçuk ay önce bambaşka bir şehre, bambaşka bir iklime
taşındım. “Doğunun da doğusu” adını koyduğum, huyunu suyunu bilmediğim bu şehre
alışmak pek kolay olmadı benim için. Alışık olduğum şehirlerden, insanlardan
çok farklıydı burası. Önce elbisenizle yargılanıyorsunuz, bakışınızla,
yürüyüşünüzle.. Kime selam verdiğinizle, alışverişinizle..
Her istediğinizi almamayı, her istediğinizi yapmamayı,
giymemeyi, her istediğinize selam vermemeyi öğreniyorsunuz..
Sonra uzun geçen kar uykusunu öğreniyorsunuz bir şehrin..
Tüm rutini işe git-eve gel-aylık market alışverişi yap-tan öte gitmeyen beyaz
bir ölüye dönüyor kasaba tadındaki bu şehir.
Başta uyumsuz, sevimsiz ve bomboş gelen uydurma evinize
alışmayı öğreniyorsunuz, sonra kendi kabuğunuzun içi benimseyip sevmeyi.. Bir
pencere önünü mesken ediniyorsunuz, diğer pencerelerden farklı tutuyorsunuz.
Orası uzaklara daldığınız, kabuğunuzun içinden özlediğiniz şehirlere açılan
pencereniz oluyor.
Ben mutfak penceremin önünü seçtim kabuğumun penceresi
olarak.
Fırtına’yı dinliyorum şimdi.. “Söylemiştim sana, gitme gönlünün
sahiline. Seni alırsa fırtına dayanamam yokluğuna..”
Özlemlerim diz boyu..
Alışmasına alıştım bu şehre de, yokluğuna alışamadım canımın
öteki yarılarının. Hele biri var ki.. İçimi öyle acıtan.. Ellerine son
dokunduğum, gözlerine son baktığımdan, kokusunu içime son çektiğimden beri
aylar geçti. Uzundan da uzun bir zaman.. Yokluğunun acısı her gün daha da artar
mı birinin?
Birlikte dinlerdik Fırtına’yı. Hatta vasattan da beter
sesimle ben söylerdim, o gülerdi. “Gülme” derdim, O “söyle” derdi. Söylerdim..
Ellerimi tutar, avuç içlerimi öperdi uzun uzun..
Aylar önce, uzundan da uzun zaman önce ben tuttum ellerini,
öptüm avuç içlerini, uzun uzun.. “Ağlama, git hadi” dedi, ilk kez benim
gidişime ağlamayarak. “Yine gelicem” dedim, “Biliyorum” dedi. İkimiz de
biliyorduk son görüşmemiz olduğunu.
Fazla değil, iki gün sonra aldım haberini. Beni bırakıp
gittiğini..
Şimdi öyle uzak ki.. Uzaktan da uzak.. Başucunda bir zeytin
ağacı, en sevdiğinden..
Bense bir pencere önünde, bir rüzgar bekliyorum, kokusunu bana
getirecek..
Bu şehrin kokusu benim şehrime benzemiyor, bu şehrin
akşamları zakkum kokmuyor. Ama alışıyorum işte.. Pencere önünde biraz zakkum
biraz iyot kokusunu bekliyorum, O’nu bana getirecek. Dizlerinde uyukladığım
zakkum kokulu yaz akşamlarını özlüyorum en çok da..
Bir şehre alışırken, bir pencere önü insanı bu kadar uzağa
nasıl götürür? Yine kelimelerim karıştı, cümlelerim uzadı. Gözlerim uzaktan da
uzağa daldı.
Bağışlayın dostlar, yeni bir şehre alışma derdine düşmüşken
buraları anlatayım diye başladım, olmadı, gittim yine zakkum zakkum Ege kokan
beyaz boyalı mavi pencereli eve. Gittim yine orada bıraktıklarıma. Aylar önce,
uzundan da uzun zaman önce Ege toprağıma emanet ettiğim, kokusunu özlediğim o
ellerin ardına düştüm. Bağışlayın dostlar, bir zeytin ağacı altında yatan o efe
kadının ardına düştü aklım..
(Ah babaannem, birlikte söylediğimiz o şarkıyı ardından
nasıl söylerim ben şimdi.. “Söylemiştim sana, gitme, gönlünün sahiline. Seni
alırsa fırtına, dayanamam yokluğuna..” )
14 Nisan 2013, 18.00
MUŞ