Bir şehre gün doğarken ayak basmayı hep sevdim. Şehir uyanmaya başlamadan, şehri görmeliyim ve ilk uyanışın ilk ad
ımlarını saymalıyım. Birçok şehirle ilk tanışmam tam da bu saatlere denk gelmiştir hep. İstanbul.. İlk tanışmamız henüz şehre gün doğmamışken, güneşe yukarılarda merhaba deyip, Boğaz’ın üzerinden süzülerek olmuştu. Sivas’ın ilkbahar ışıklarıyla gözlerim kamaşmıştı otobüsten inerken tam bir yıl önce. Paris.. Eiffel ve günün ilk ışıkları.. Paris’i sevdiremese de bana, etkilenmiştim işin doğrusu. Montpellier.. Barselona.. Muğla, Bingöl ve Elazığ.. Hepsiyle de gün henüz doğmamışken tanıştım. Ve Ankara.. Yıllar önce yine daha gün doğmamışken gelmiştim bu şehre. Şehir Kızılay’da hareketlenmeye başlamıştı gün yükselirken. Sanırım güne birlikte başladığım şehirleri daha bir başka seviyorum ben. Bu yüzden olsa gerek Ankara sabahlarını bir başka sevişim..
Neyse uzatmayayım sözü.. Bu sabah erken, yine Başkent’e gün doğark
en geldim özlediğim bu şehre. Gece “Kız Kardeşim Mommo” filmini izlerken uyuyakalmışım. Filmden etkilendim ve sevdiklerim arasına girdi çok çabuk. Başroldeki çocuk -Ahmet- işte o bir başka etkiledi beni. Oyunculuğunun yanı sıra çok tanıdık bir tavır vardı üstünde. Ankaralı bir arkadaşımın tavırları, bakışları, susuşları vardı üzerinde. Yaşamış, öğrenmiş insanların bilge susuşları gibi.. Aslında bu benzetmeme sebep, o arkadaşımın çocukluk fotoğraflarını görmüş olmam değil elbette. İşte bu bahsettiğim bakışlar ve susuşlardı tek sebep.. Bu düşüncelerde gezinirken uyuyakalmışım biletimde yazandan başka bir koltukta..
Uyandığımda Ankara’ya girme
k üzereydik ve seher kızıllığı gözlerimi kamaştırdı. Muhteşem bir manzara.. Beynimden bağımsız bir kararla ellerim kompakt fotoğraf makinesine gitti. (yazık ki henüz Nikon’uma kavuşamadım) Uyku mahmurluğunun verdiği sersemlikle alelade çektim fotoğrafları. Ümitköy köprüsü altındaki kedileri hep sevmiştim. Ama bugün daha bir güzeldiler kızıl elbiseleriyle. Daha çok
sevdim. Aşti her zamanki gibi yine çok kalabalıktı. Gelenler.. Gidenler.. Öğrenciler.. Asker uğurlamaları.. Yeni terhis olup evin yolunu tutanlar.. Benim gibi garip arayışlarla sadece gitmek için gidenler.. Büyük valizler, küçük çantalar, koliler, çuvallar, üç beş bozukluğa taşıyıcılar.. Her zamanki gibi işte, şehirden önce uyanmıştı sevgili otogar..
Neyse uzatmayayım sözü.. Bu sabah erken, yine Başkent’e gün doğark
en geldim özlediğim bu şehre. Gece “Kız Kardeşim Mommo” filmini izlerken uyuyakalmışım. Filmden etkilendim ve sevdiklerim arasına girdi çok çabuk. Başroldeki çocuk -Ahmet- işte o bir başka etkiledi beni. Oyunculuğunun yanı sıra çok tanıdık bir tavır vardı üstünde. Ankaralı bir arkadaşımın tavırları, bakışları, susuşları vardı üzerinde. Yaşamış, öğrenmiş insanların bilge susuşları gibi.. Aslında bu benzetmeme sebep, o arkadaşımın çocukluk fotoğraflarını görmüş olmam değil elbette. İşte bu bahsettiğim bakışlar ve susuşlardı tek sebep.. Bu düşüncelerde gezinirken uyuyakalmışım biletimde yazandan başka bir koltukta..Uyandığımda Ankara’ya girme
Ankaray’ın kalabalıklığını sevmesem de boş olmasından daha iyiydi böylesi. Gidişlerime, gelişlerime şahitler, kaçışlarıma ortaklar lazımdı işte..
Kızılay yavaş yavaş hareketlenirken, Ankara’ya selam vermek ve “hoş buldum” demek kadar keyifli bir şehir kavuşması daha yok sanırım hayatımda. Kısa bir bekleyişten sonra otobüs geldi, yol ald
……
Evin önüne gelip de bahçeyi her zamankinden daha yeşil görünce daha bir tazelendim, kendimi bahar kadar ferah hissettim.
Sabah 6.30’du ve haliyle 6 yaşındaki yeğenim Duygu Ceren’im uyuyordu. Yanına uzandım. Saçlarını koklayıp, minik ellerini öptüm. Uyandı. Gözleri yarı açık gülümsedi, gözlerini tekrar kapattı. “Duygum rüyasında teyzesini mi görüyor?” diye fısıldadım kulağına. Gülümseyerek başını salladı. “Ama rüya değil o” dedim yavaşça. Gözlerini tekrar açtı, gülümsedi, sımsıkı sarıldı. Kucağımda uyumaya devam etti. Bir saat sonra öpücüklerle beni uyandırdı. Keyifle kahvaltı yaptık. Sonra Duygu’mun bıcır bıcır hallerini karelere sığdırmaya çalıştım, karelere sığmayacağını anlayı
Öğleden sonra
güneşli bir bahar ikindisi keyfi yapma niyetiyle dışarıya çıktım. Önce Kızılay’a gidilecek, bir klasik olan Dost Kitabevi’nden bir kitap alınacak ve Dikmen Vadi’sinde kahve+güneş+kitap keyfi yapılacaktı plana göre. Ama metrodan çıkarken iri damlalı bir bahar yağmuru bastırdı. Koşarak Dost’a girdim ıslanmış bir halde. Birkaç film aldım hiç aklımda olmayan bir şekilde. En çok “Yanlış Zaman Yolcuları” isimli eski bir filmi merak ediyorum. Ama onu izlemeyi Ankara dönüşüne bırakıyorum. Yağmur durmak bilmeyince bir kahve içip Karanfil’de, evin yolunu tuttum. Durakta beklerken görmekten delicesine kaçtığım sahneyle karşı karşıya kaldım. Boğazım düğümlendi, biran öyle kalakaldım. Sonra otobüs geldi ve eve doğru yol aldım. Çare yok, hayat akıyor, elimizden kayıp gidenlerin ardından öylece bakakalıyoruz işte.. Sonrası? Yola devam etmek gerek.. Öyle yaptım yine.. Evde minik cadım sabırsızlıkla beni bekliyordu. Söz verdiğim gibi pasta yapmaya koyulduk. Tarifini kendimiz uydurduğumuz, meyvesoslukrema
Şimdiyse halsizim. Hareketli bir günün yanı sıra, yağmurda ıslanmanın da etkisiyle hasta oldum :( Bir fincan bal+limon çayıyla iyice gevşemiş durumdayım. Yastığım beni çağırıyor. Bir an önce gidip yatmalıyım. Ama itiraf etmeliyim, Ankara’da olmayı en son isteyeceğim günü böylece keyifle geçirmiş olmaktan mutlu ve huzurluyum. Başta bahsettiğim Ankaralı arkadaşımın kendi bestesindeki gibi “bu sabah erken, gün sızdı penceremden..” diye mırıldanmaya başladım. Takıldı aklıma, durmadan şarkıyı tekrarlıyorum kendi kendime.. Ve şimdi uymaya gidiyorum “gel..gel bu gece..” diye diye.. Herkese ve Mayıslara inat bana iyi geceler..
MAYIS 2011
ANKARA
(Yayınlanmak için birazcık gecikmiş bir yazıydı.. Malesef "bu sabah erken.." diye başlarsam cümleye bugün, "delicesine çalışıyorken.." diye devam etmem gerekirdi. O nedenle bırakayım da "Bu sabah erken..güz sızdı penceremden." diyerek bitireyim. Tüm sabahlara sevgiyle..)