29 Nisan 2011 Cuma

Uyan Kadın...Uyan!


Uyan be kadın, uyan artık! Aç gözlerini.. Bak etrafına, dönen koca bi dünya.. Uyan kadın! Sert bi kahveye rağmen hala mı başın dönüyor, gözlerin kararıyor? Git, gözünü aç ve rüzgarlara kafa tut, uyan! Giden gitmiş, sen daha derin uykularda mısın? Hadi aç şu gözlerini, gör etrafında dönen dolapları! Uyan hadi kadın.. Daha çok yolun var, pes etme şimdiden, hadi dayan.. Şarkıdaki gibi "hadi topla yüzünü prenses.." daha gidecek çok yol var, hadi toplan.. Hadi.. Gidelim Prenses!! 21 Mayıslara inat yaşamaya, yol almaya devam...

21 Nisan 2011 Perşembe

"7 Days" Çalışırım Ben.. Arada "1 bite" Kaçamak Yapar, O Kadarcık Yazarım..

Yoğun, yorgun, gergin, uykusuz bir gün yine.. Çıldırmışcasına yazmak istiyorum. Ama beni bekleyen onlarca iş varken vakit bulabilecek miyim, emin değilim.. Şimdi yine işe gömülmek üzere ayrılıyorum Kabukiçi'mden.. Gömülürken de kulağımda bir şarkı olacak.

Yan ofisten Craig David'den 7 days duyuluyor. Seviyorum bu şarkıyı ama ben olsam Walking Away'i seçerdim, kaçışlarıma hediye olsun diye..

Neyse.. Ben tercihimi Six Pence None The Richer'dan yana yapıyorum ve Kiss Me ile işlerime dönüyorum..






20 Nisan 2011 Çarşamba

Çağla mevsimi gelmiş..Hoşgelmiş..:)))


Hımmmmm.. Ne güzel mevsim şu ilkbahar.. İstanbul'daki ilk ilkbaharımda hele.. Bütün gün yürümek güzeldi güneşli bir günde.. Taksim'den Pangaltı'na..Osmanbey'e.. Acıkınca Şişli'de ıslak hamburger molası bir de.. Çağlayan'dı ilk hedefim fakat yoktu bir ordu ortalıkta, dosdoğru gidecek ileriye. Ben kendim gittim yine. Yolda bir seyyar satıcı, Nightingale'in önünde.. Görür görmez taze bademlere atladım öylece. Aldım biraz, yiye yiye keşfettim yeni bir mevsimi, yine sevgili kabuğum, işte seninle..:)

Kabukiçi'nden herkese bol güneşli çağla mevsimleri dileklerimle..:)

11 Nisan 2011 Pazartesi

Başlıksızım bugün, başsız ve sonsuz..

Tek bir şehre sıkışıp kalmış hayatlar aslında ne kadar yorucu.. Kabuğum sırtımda, ben kabuğumun içinde..giderim, giderim, giderim...

5 Nisan 2011 Salı

Bugün Öylesine Kendi Kendime İzin Verdim; Kaf Dağının Ardına Gidip Geldim


Evet, evet, evet!!! Bugün, günlük güneşlik bugün, bütün öğleden sonramı yaşamak için izinli saydım. Her gördüğüm iki ayaklı canlıya “Bonjour Madame/Monsieur” demeden geçireceğim, hatta tek bir Fransızca kelime sarf etmeyeceğim, pırıl pırıl bir öğleden sonra..



Ofiste işim biter bitmez hemen odama koşup çantamı doldurdum. Çantamın müdavimleri hemen yerlerini aldı zaten.. Dizüstü sırdaşım, dünyayla bağlantım saydığım telefonum, bir şişe su, bir kırmızı elma ve tabiki beni hiç yalnız bırakmayan fotoğraf makinem.. Kulağımda da “Masalcının On Beş Yılı” albümü.. Değmeyin keyfime.. Hadi biraz yürüyelim dedim çantamdaki arkadaşlarıma. Başladık yürümeye.. Bir tarafım çam ormanı, diğer yanım portakal bahçesi. Mis gibi portakal çiçeği kokuları ve müzik başka dünyalara uçuruyor beni. Yol kenarı gelincikler ve ismini bilmediğim bambaşka çiçeklerle dolmuş. Birkaç gelincik kesesi kopardım. Onları açıp, içinden bir hazine gibi çıkan kırmızı taç yapraklardan prenses yapmaya bayılırım daha 5 yaşımdan beri.. Biraz fotoğraf çektim, biraz iç çektim.. Nikon D90’ıma kavuşmama az zaman kaldı dedim, buna keyiflendim.. Etrafında ağaçlarla çiçeklerin rüzgara uyup dansettiği, kelebeklerin arıların yarıştığı yolum bitti kısa bir sürede. Son yokuşu da çıkıp ana yola ulaştım. Müzik, meltem, güneş.. Nasıl da dinlendirici, huzur verici..





Otobüsü beklerken kırmızı elmacık da yok oldu birden :)) Yol boyu Akdeniz’in huzur mavisine daldım hayaller kurarken..




Bir saatlik hayal aleminden sonra uyandım şehir merkezinin karmaşasına. Kimin haklı kimin haksız olduğuna karar veremediğim sarmal bir mevzuya şahit oldum, takıldı aklım. “Hadi, buyur buradan yak” dedim kendime. “Daha merkeze adımını atar atamaz şehirli polemiklerine takıldın yine”




Yorucu bir şehiriçi trafiğinden sonra nihayet eve ulaştım. Yol boyu balkonda kahve keyfinin hayalini kurmuştum ya, eve yürürken balkonumuzu ve önündeki badem ve limon ağacını çok sevdiğimi, hatta sık sık özlediğimi fark ettim. Eve girer girmez hızlı bir duş faslından sonra hemen balkonda köşeme kuruldum, mis gibi kahvem ve iki gün önce yaptığım şekerlemeli kurabiyelerimle birlikte. Hayat bu işte! Kahve kokusu, annemin balkondaki frezyalarının kokusu, bahçedeki limon ağacının çiçeklerinin kokusu, meltemle gelen hafif tuzlu bir deniz kokusu.. Meltemle uçuşup biraz üşüten ıslak saçlarım.. (Biliyorum hasta olacağım ama böylesi güzel, bu keyfe gerçekten değer.) Şimdi bu keyfe varmanın tam zamanı. Daha fazla yazacak değilim. Huzurluyum, keyifliyim.. Öyle işte, kendime, yaşamak için birkaç saat izin verdim..



Mor salkım ve renk renk frezya kokulu düşler hep benimle olsun.. :)



(Beni düşler alemine götürüp, "Kaf Dağının Ardında" hissettiren albümden bi parça da keyfimize ortak olsun. :*)



1 Nisan 2011 Cuma

Mezarlar, uçurtmam, kaplumbağalı sarı terliklerim..

Mezarlıklar.. Mezar taşları.. Zambaklar.. Uzun boylu ağaçlar.. Hep üzgün, asık yüzler..
Mezarlıklar ölümü ve onun soğuk yüzünü hatırlatır her daim değil mi? Bir gün “son durak”ta inmek zorunda olduğumuzun hatırlatıcısıdır sanki.. O yüzden mezarlıklar sevimsizdir, yanından geçerken yüz çevirtendir..
Yoo, hayır. Benim için o kadar acımasız değil mezarlıklar. Bambaşka şeyler anımsatır bana hep mezarlıklar; çocukluğumu.. En hayat dolu, en deli dolu hallerimi anımsatır. Neden mi? Buyurun size bir hikaye..
Küçük bir kız vardı; hani, şu 90’larda çocuk olmak deyimine sebep olan nesilden.. Kocaman bir portakal bahçesinin bir köşesine adeta oturtulmuş yüksek girişli bir evde yaşardı. Evin önünde beyaz güller, yaseminler.. etek ucu ve kolları püsküllü, boncuklu tişört ve rengarenk şortlar, etekler giyerdi bu küçük kız. Kıvır kıvır saçlarını taratmaktan kaçardı her defasında. Bir de kız kardeşi vardı onun. Evin önünde, güllerin arasında koşar oynarlardı. “Evcilik oyunu” favorileriydi. Bahçeden toplanan otlardan yemek yaparlardı. Oyunda onlara eşlik edense, kocaman portakal bahçesinin diğer köşesindeki evde büyümeye çalışan küçük teyze ve bir kuzendi. Teyze dediğime aldanmayın, sadece “9 ay” büyüktü en büyük yeğen olan kıvırcık saçlı kızdan. Benzer yaşlarda dört kız çocuğu.. Ne keyifle oynarlardı baharın portakal çiçeği kokuları arasında.. Akşam olunca kırmızı topraktan kirlenmiş ayakları yıkamaları için bahçe çeşmesini kullanmak zorunda kalırlardı. Es kaza öyle içeriye girseler, kıyametler kopardı.
Herkesin tonton dedesinin tersine, aksi mi aksi, gergin yüzlü bir dedesi vardı bu kıvırcık saçlı kızın. Portakal bahçesinde gizlice oynamak gerekirdi o yüzden. Ağaçları, bahçesi öyle kıymetliydi ki, kendi çocukları, torunları bile sık sık azar yerdi bahçeye girdikleri için. Sadece belli köşelerde izin vardı oyun oynamaya. Ama koşacaksın, baharda açan kır çiçeklerini, otları ezeceksin, haşa!!! Kırda koşmalı oynamalı çocuklar, ama dedesinin kırları da kıymetliydi.. O etraftayken ağız tadıyla bir oyun oynayamazdı bu afacan kızlar. Çareyi bahçenin arkasındaki kırda oynamada buldular; mahallenin diğer çocukları gibi..
Kır diyorum, ama orası aslında bir mezarlıktı! Küçük bir mahalle arası mezarlıkla iç içe bir düzlük, yemyeşil.. Baharda,kırmızı gelincikler, sarı, beyaz papatyalar, mor seklemenlerle dolar, taşardı. Bir de “para para” olurdu. Adını hala bilmediğim, tohumlarının saklandığı kesesi sırf bozuk paraya benzetildiği için belki “para para” diye çağırdığımız bir kır otu.. En büyük ve güçlülerini toplarlardı. Sonra oturur saatlerce onların spiral şekillerine ipleri sara sara uzunca bir “kolye” yaparlardı. Topla “yakan top” oynamaktan daha zevkli gelirdi “parapara”yla oynanan “yakan top”. İpteki paracıklar kuruyup dökülene dek her fırsatta oynanırdı bu oyun.
Papatyalardan taç yapmayan zaten yoktur herhalde.. Onlar da yaptı..
Bu kıvırcık saçlı kızın en sevdiğiyse uçurtmasıyla rüzgarlara kafa tutmaktı. Mezarlıktaki kır bunun için en uygun yerdi. Birazcık eğimli kırdan aşağıya doğru, rüzgara karşı defalarca koşar, ama bir türlü uçurtmasını uçuramazdı. Defalarca denedi, mis kokulu bir bahar, upuzun bir yaz geçti ama uçurtma bir türlü havalanıp rüzgara kafa tutamadı. Pes etmedi küçük kız, her baharda elinde bir uçurtma, denedi, denedi.. Hazan rüzgarları bile uçurtmasını sevmedi. Hatta bir keresinde rüzgar öyle ters yüz etmişti ki uçurtmayı, uçurtmanın kafasına çarpmasıyla kendisini yerde buldu kıvırcık saçlı kız. Etrafında bir sürü çocuk haline gülüyordu. Çok kızdı, uçurtmayı yere çarptı. Sonra kuyruğundan sürüye sürüye eve kaçtı.
Yine bir bahar ikindisi, mahallenin çocukları öğle uykusundayken, kıvırcık saçlı kız uçurtmasını alıp, mutfak penceresinden kaçtı. Annesi asla izin vermezdi uykudan kaçmasına. Kıvırcık saçlı kız uyuyamaz, mecburen gözlerini sıkar dururdu her öğle uykusunda. Ama o gün evden kaçtı.. Mezarlıktaki kıra kaçtı. Kimseler yoktu. Rüzgar bu kez çok şefkatli esiyordu. “Hadi” diyordu, “hadi uzat bana uçurtmanı”, “ben tutacağım uçurtmayı, sen koşacaksın” Kıvırcık saçlı kız uçurtmayı yere koydu, ipi uzattı biraz ilerledi. Derin bir nefes çekti içine ve dedi “hadi”. Koşmaya başladı kız, uçurtma biraz havalandı, sonra kıvrıla kıvrıla yere düştü. Kıvırcık saçlı kızın parlayan gözleri birden karardı, canı sıkıldı belli ki. Yine çıktı tepeye, uçurtmayı bıraktı, bir kez daha koşmaya başladı; yine olmadı. Bu kez inatla denemekten yanaydı. Kafasına da düşse devam edecekti, nasıl olsa kimseler onu görmeyecek, dalgaya almayacaktı. Kaçıncı olduğunu hatırlamadığı bir denemesinde uçurtma birden havalanıverdi kıvırcık saçlı kızın. Şaşkınlıkla mutluluğu birbirine karıştı yavaş yavaş ipi çözerken. Rüzgar öylesine kucak açmıştı ki uçurtmaya, öyle yükselmişti ki uçurtma, adeta gözden kayboldu. “Daha da yükseğe”, “daha da yükseğe” diye mırıldanıyordu kız. Sonra birden nasıl olduysa uçurtmanın ipini elinden kaçırdı. Panikle makaranın peşinden koşuyordu kız, makara bir yere çarpıyor, bir havaya fırlıyordu çözülürken. Eliyle yakalayamayacağını anladı kız, ve makaranın üzerine basmaya karar verdi. Koştu ve bastı ipin üzerine birkaç denemeden sonra. Uçurtma o kadar yüksekteydi ki, zorla çekiyordu ipi kıvırcık saçlı kız. Bunca yıl uçamayan uçurtmanın, özgürlüğün tadına varmasıydı bu başkaldırış. İnmek istemiyordu yere belli ki.. Sonunda küçük kız asi uçurtmayı yere indirmeyi başardı. Dizlerinin titrediğini fark etti birden, hemen bir tümseğe oturdu, uçurtmasını yanına koydu. Ayaklarına baktı, amcasının Danimarka’dan getirdiği sarı sünger terlikleri vardı ayağında. Ne çok severdi o üzeri kaplumbağalı sarı terlikleri. (“Kabukiçini” sevmesi belki de o günlerden kalmaydı..) Ayağından sızan kanı fark etti kıvırcık saçlı kız. İp ayağını kesmişti. Terliğini çıkardı, serin toprağa ve çimlere bastırdı ayağını; acısını hafiflettiği için bahçede düşünce hep yaptığı şeydi bu.. Sonra terliğine yapışan ezilmiş bir otu çıkarmak için uzandı. Ama olamaz, sarı terliğini de kesmişti ip. Hırsından ağlamaya başladı. Sonra ters ters bakıp uçurtmaya, bir de bunun üstüne dil çıkardı.. Elinde terlik, yanındaki uçurtmayı azarlarken, köşeden annesi göründü kıvırcık saçlı kızın. Biraz azarladı annesi, evden kaçmıştı ya! Kıvırcık saçlı kız uçurtmaya ters ters baktı yine, sanki annesi onu azarladığı için uçurtma gülüyordu haline. Bir daha sinirlendi kıvırcık saçlı kız, dönüp uçurtmaya “gıcık!” diye bağırdı. Annesinin bütün itirazlarına rağmen kampumbağalı sarı terliklerini kucağında alıp, çıplak ayakla eve yürümeye koyuldu, asi uçurtmanın da kuyruğu elinde..
İşte böyle.. Bu anlattığım kıvırcık saçlı küçük bir kızın “mezarlık anıları”ndan bir tanesiydi; benim hikayemdi.. Ya siz, hiç mezarlıkta uçurtma uçurdunuz mu? Ben uçurdum. O yüzdendir, mezarlık “ölüm” demek değil benim için.. Mezarlık; çocukluğum, hayallerim, umutlarım, çocuksu hırslarım ve inatlarım demek.. Mezarlık; benim için uzun kuyruklu asi bir uçurtma, biraz “parapara” bir de kaplumbağalı sarı terliklerim demek..
(Bu yazıyı yazarken Teoman’dan Uçurtmaları dinledim tekrar tekrar. Şimdi biliyorum ki, en sevdiğim renk “mor”, ve en sevdiğim kelime “asi”. Geçmişimle bazı kavgalarım var. Geceleri Tanrı’ya sığınırım ben, ve isyankarım birazcık gündüzleri..)