26 Nisan 2015 Pazar

Kuğulu'da Okunan Şiirlere Saygıyla..




Bundan altı yedi yıl kadar önce şiirleri yüksek sesle okumayı daha çok severdim. Aklıma estiği anda, estiği yerde.. Belki Ankara Kuğulu'dan hatırlayanlar çıkar beni. Yaz akşamlarında oturmuş dost muhabbeti ederken bir anda aklıma eser, doğrulur bir şiir okurdum yüksek sesle. (Ahh.. Çankaya'yı bu yüzden hep sevdim. Hep bir dinleyen çıkardı beni. Güler yüzlü hanımefendiler, nazik beyler.. meraklı minikler..) 

O yıllarda daha çok Ümit Yaşar'dan okurdum. Hem Dikmen'den yaşlı bir dost da vardı, pek severdi Ümit Yaşar'ı.. Aynı anda Dokuzuncu Mektup'unu okumaya başlayıp gülmüştük ya, o gün başlamıştı bu şiirsever dostluk. (Hayat bu ya, ayrı düştük. Kuğulu'da "Sevi" şiirini okuduğum günden bu yana, oturup karşılıklı, bi şiir okuyamadık bir daha.. Ama bilirim, yine okur bu yazdıklarımı. Sağolsun...) 

Tarih 21 Mayıs 2011.. Kuğulu Park, Ankara..

O gün mutsuzdum.. Çok da umutsuz.. Sabahattin Ali'den okumaya karar verdim. Doğruldum oturduğum yerden.. 

"Öyle günler gördüm ki, aydın gökler kararıp
Bahtım bir bulut gibi üstüme çöker oldu,
Her gözümü yumunca tanıdık yüzler görüp,
Hayaller alev alev beynimi yakar oldu.
Ümitsizlik, gariplik dört tarafımı sarıp
Yüzüm sırıtsa bile, içim yaş döker oldu.

Her sabah ilk ışıklar gözlerimi oyardı,
Uyanan taş duvarlar iniltimi duyardı."

Bir bahar yağmuru bastırdı işte o an. Sağanak iğne gibi batıyordu çarptığı yerlerime. Herkes bir yerlere kaçışıyordu, ıslanmamak için. Ben durdum öylece. İliklerime kadar ıslanmak, arınmak istedim. Ve devam ettim okumaya..

"Öyle günler gördüm ki, duvarlar gelir dile,
Gözümde canlanırdı eşkiya masalları.
Varlığımı sarardı, hain bir isteyişle
Görmediğim yumuşak bir düşmanın elleri
Kafada çelik gibi fikirler dursa bile
Kalplerin eksik olmaz böyle zayıf halleri:

Bazen kendi kendimin elinden kurtulurdum,
Kalbimi bir çamurda çırpınırken bulurdum.

Öyle günler gördüm ki, dost dediğim insanlar
Ben yanına varınca dudağını kıvırdı.
Bir zamanlar yanımda ağız açmayanlar
Sırtımı sıvazladı, bana öğüt savurdu.
Silahsız gördüğüne saldıran kahramanlar
En alçak tekmelerle beni yere devirdi.

Ruhum bir heykel gibi düşüp parçalanırdı.
Bu sesleri duyanlar gülüyorum sanırdı.

Öyle günler gördüm ki, tabanca sakağımda
Tasarladım aydınlık dünyayı bırakmayı
Gönlüm acıklı buldu, en ateşli çağımda
Sönük bir yıldız gibi boşluklara akmayı
Tabancanın namlusu ısındı yanağımda,
Parmağım istemedi tetiğini çekmeyi

Bir sonbahar yağmuru gibi içim ağlardı
Bir şeyler fakat beni yaşamağa bağlardı."

Okudukça açıldım, ıslandıkça arındım.. Falezleri döven Akdeniz gibi çırpınıyordu içimdeki fırtına. "O, susana kadar okurum" dedim inatla.

"Ey bir tane sevgilim, ben bugün yaşıyorsam
Sanma ki hayat tatlı, insanlar hoş olmuştur,
Dağ başında bir kaya gibiyim şöyle dursam
Etrafım eskisinden daha bomboş olmuştur
Yalnız sana borçluyum bugün dünyada varsam:
Seni her andığımda gözlerim yaş olmuştur

Yaşlar ki bir ırmaktır, dertleri sürür gider,
Gözyaşları içinde seneler yürür gider."

Yaşlar ırmak oldu, karıştı yağmura. "Dertler de yağmur gibi akar gider" dedim, devam ettim.

"Yok olmak isteğiyle kalbim attığı zaman,
Bana: Yaşa der gibi gülen senin yüzündü.
Dizlerim bir batakta yorgun yattığı zaman
Bacaklarıma kuvvet veren senin hızındı.
Yaşaran gözlerimde, güneş battığı zaman
Sıcak bir yuva gibi tüten senin dizindi.

Sen aklıma gelince her şey gülümserdi.
Ağaçlar şarkı söyler, rüzgar tatlı eserdi.

Ey sevgilim, bilirsin benim ne çektiğimi:
Garip başımın derdi bir yürek taşıyorum.
Anlarsın niçin uzak yerlere baktığımı:
İçinde yaşanmaz bir dünyada yaşıyorum.
Görünce gülme sakın çırpınıp aktığımı:
Ilık ve aydınlık bir denize koşuyorum.

Sen benim sevgilimsin, sevsen de, sevmesen de,
Aradığım yerlere benzeyiş buldum sende."

Ve Nihat Behram'ın da dediği gibi, "Şiir bitti! Soğudu tezcanlı yüreğin yanardağı. Ne dövüşün külhanı kaldı, ne sevişmenin.."

Ve bugün.. 26 Nisan 2015.. Birden esti yine yüksek sesle Sabahattin Ali'den okumak. Kuğulu'da okuyuşum aklıma geldi sonra. "Ne güzel günlermiş" dedim. Acısı bile çocukça.. Acısında bile bir tat.. Ya şimdi? Ağzımda yavan bir kuruluk.. Tatsız, tuzsuz.. Acı desem değil, tatlı? Bizden epey uzakta..

İşte tam da bugün, bu yüzden, günlerden Sabahattin Ali. Kuğulu'daki gibi yüksek sesle olmasa da, penceremi açacağım ve bu gudubet karanlığa karşı aynı şiiri mırıldanacağım.

Ve işte tam da bu yüzden, selam olsun Sabahattin Ali'ye.. Selam olsun Ümit Yaşar'ın Sevi şiirine.. Selam olsun, ayağa doğrulup okuduğum tüm şiirlere..







23 Eylül 2014 Salı

ŞİMDİ BİR BAHAR LAZIM BANA..

Küçükken düşerdim, kanayan dizlerime cayır-çimen, yaprak basar iyileştirirdim. Şimdi de öyle say, bahar gelsin, çayır-çimen basarım gönlüme. İyileşirim sonra.. Ne de olsa tüm acıtan ayazlar, bahar gelip dallar yapraklara durana kadar..

14 Eylül 2014 Pazar

APASSIONATA.. BEN ÖLDÜM MÜ ŞİMDİ?

Ölmeye cesaretin yoktur. Günahtır öylesi..yasaktır.. Yine de öyle tatlı bir düş gibi gelir o sonsuz uyku. Uyumak istersin, huzura ermek.. Ama dedim ya, cesaretin yoktur. Korkarsın onu sana emanet eden ilahi güçten. Ölemezsin ama.. Ölümü düşlemek de günah değil ya.. En güzel ölümü düşlersin.. Özlersin bir sevgili gibi. Ölümün kokusu olmalı zaten; sevgilinin teni kokmalı ölüm. 

Bir orkestrayı duymalısın uzaktan. Secret Garden, Apassionata'sını çalmalı.. Sonbaharın fersiz güneşi sızmalı sararmış yaprakların arasından. Her adımda kurumuş yaprakların hışırtısını duymalısın. Apassionata hiç peşini bırakmamalı.. hiç susmamalı.. Az önce bir yağmur gelip geçmiş olmalı oradan. Yapraklardan elmaslar damlamalı, göreceğin son gün ışığında. Gün batmadan uzanmalısın kızıl yaprakların arasına. Ah, serin biraz değil mi? Ürperdin işte. Ölüme kaç nefes kalmış olabilir ki? Aşk sıcaktır, yakar, kavurur.. Ölümse soğuk.. Aşkın yaktığı yeri ne serinletebilir ki başka? Ölümden ötesi içini soğutmayacak.. Huzura kavuşturmayacak.. Ah, ama ölmek günah.. ölmek yasak.. Ölmeyeceksin, ama ölüm gibi birşey olacak, herkes susacak..

Öyleyse düşlemeliyim o zaman en güzel ölümümü..

Hani kapı önünde bir daha sarılamayacakmış gibi saklanmıştım göğsüne, uzun uzun çekmiştim kokunu içime.. Bir an, bir saniye daha uzatabilirmişcesine.. İşte tam o an, oracıkta, boynuna gömülüp çekseydim son nefesimi teninden.. Tenin zehirim olsaydı.. tenin sonum olsaydı.. Olmadı.. Beceremem ölmeyi.. Çünkü ölmek günah.. Çünkü ölmek yasak..

Ve sen Sevgili.. Bir gün becerebilirsem ölmeyi, Apassionata'yı çal benim için. Hiç bir ölüm senin gibi kokmayacaksa, nefesin getirsin sonsuz uykuma huzuru..


4 Şubat 2014 Salı

MANDALİNAM BENİM, TATLI GÖZLERİNDE, TATLI GÜZELLİĞİNDE YAVAŞ YAVAŞ UNUTTUM DİĞER SEVGİLERİ..


Şeytan diyor doldur bir kadeh anason kokulu.. Ege koksun, zakkum koksun..Biz Alexiou dinleyelim, varsın dışarda kıyametler kopsun. Ama şeytan bu, dinlesen ayrı dert, dinlemesen ayrı.. Neyse ben yine uslu uslu kahvemi içip "Mandalinam"ı dinleyeyim.. Yine Ege koksun, yine mandalina koksun..


14 Nisan 2013 Pazar

YENİ BİR ŞEHRE ALIŞIRKEN UZAKLAR YOKLADI BENİ..


Uzun zaman oldu yazmayalı.. Uzundan da uzun..

Son yazdığımda sessiz fırtınalarıma gebeydi ruhum. Şimdi bir dinginlik üzerimde.. Diz boyu özlemlerle dolu bir dinginlik..

Pencere önünde oturdum, gün batımına karşı bir çay içeyim dedim. Kitap okuyacaktım güya.. İskender PALA’nın Aşka Dair’ini.. Bir müzik açtım önce. Aldı götürdü beni. Okuyamadım kitabı. Yazmak istedim işte o koskoca on dört aydan sonra.

Sekiz buçuk ay önce bambaşka bir şehre, bambaşka bir iklime taşındım. “Doğunun da doğusu” adını koyduğum, huyunu suyunu bilmediğim bu şehre alışmak pek kolay olmadı benim için. Alışık olduğum şehirlerden, insanlardan çok farklıydı burası. Önce elbisenizle yargılanıyorsunuz, bakışınızla, yürüyüşünüzle.. Kime selam verdiğinizle, alışverişinizle..

Her istediğinizi almamayı, her istediğinizi yapmamayı, giymemeyi, her istediğinize selam vermemeyi öğreniyorsunuz..

Sonra uzun geçen kar uykusunu öğreniyorsunuz bir şehrin.. Tüm rutini işe git-eve gel-aylık market alışverişi yap-tan öte gitmeyen beyaz bir ölüye dönüyor kasaba tadındaki bu şehir.

Başta uyumsuz, sevimsiz ve bomboş gelen uydurma evinize alışmayı öğreniyorsunuz, sonra kendi kabuğunuzun içi benimseyip sevmeyi.. Bir pencere önünü mesken ediniyorsunuz, diğer pencerelerden farklı tutuyorsunuz. Orası uzaklara daldığınız, kabuğunuzun içinden özlediğiniz şehirlere açılan pencereniz oluyor.

Ben mutfak penceremin önünü seçtim kabuğumun penceresi olarak.

Fırtına’yı dinliyorum şimdi.. “Söylemiştim sana, gitme gönlünün sahiline. Seni alırsa fırtına dayanamam yokluğuna..”

Özlemlerim diz boyu..                                                          

Alışmasına alıştım bu şehre de, yokluğuna alışamadım canımın öteki yarılarının. Hele biri var ki.. İçimi öyle acıtan.. Ellerine son dokunduğum, gözlerine son baktığımdan, kokusunu içime son çektiğimden beri aylar geçti. Uzundan da uzun bir zaman.. Yokluğunun acısı her gün daha da artar mı birinin?

Birlikte dinlerdik Fırtına’yı. Hatta vasattan da beter sesimle ben söylerdim, o gülerdi. “Gülme” derdim, O “söyle” derdi. Söylerdim.. Ellerimi tutar, avuç içlerimi öperdi uzun uzun..

Aylar önce, uzundan da uzun zaman önce ben tuttum ellerini, öptüm avuç içlerini, uzun uzun.. “Ağlama, git hadi” dedi, ilk kez benim gidişime ağlamayarak. “Yine gelicem” dedim, “Biliyorum” dedi. İkimiz de biliyorduk son görüşmemiz olduğunu.

Fazla değil, iki gün sonra aldım haberini. Beni bırakıp gittiğini..

Şimdi öyle uzak ki.. Uzaktan da uzak.. Başucunda bir zeytin ağacı, en sevdiğinden..

Bense bir pencere önünde, bir rüzgar bekliyorum, kokusunu bana getirecek..

Bu şehrin kokusu benim şehrime benzemiyor, bu şehrin akşamları zakkum kokmuyor. Ama alışıyorum işte.. Pencere önünde biraz zakkum biraz iyot kokusunu bekliyorum, O’nu bana getirecek. Dizlerinde uyukladığım zakkum kokulu yaz akşamlarını özlüyorum en çok da..

Bir şehre alışırken, bir pencere önü insanı bu kadar uzağa nasıl götürür? Yine kelimelerim karıştı, cümlelerim uzadı. Gözlerim uzaktan da uzağa daldı.

Bağışlayın dostlar, yeni bir şehre alışma derdine düşmüşken buraları anlatayım diye başladım, olmadı, gittim yine zakkum zakkum Ege kokan beyaz boyalı mavi pencereli eve. Gittim yine orada bıraktıklarıma. Aylar önce, uzundan da uzun zaman önce Ege toprağıma emanet ettiğim, kokusunu özlediğim o ellerin ardına düştüm. Bağışlayın dostlar, bir zeytin ağacı altında yatan o efe kadının ardına düştü aklım..

(Ah babaannem, birlikte söylediğimiz o şarkıyı ardından nasıl söylerim ben şimdi.. “Söylemiştim sana, gitme, gönlünün sahiline. Seni alırsa fırtına, dayanamam yokluğuna..” )





14 Nisan 2013, 18.00
MUŞ

20 Şubat 2012 Pazartesi

Bugün Günlerden Sessiz Fırtına

Bugün günlerden sessiz fırtına..

İçimde tufanlar kopuyor da, dışarıda tık yok. Hani ses perdesi giymişim gibi üzerime.. Esiyor, yıkıyor, kırıp döküyor.. Çığlıklar yükseliyor, gece karanlığında kabusla uyanan bir çocuğun çığlığı gibi.. Toprak ayaklar atında kayıp giderken ölüm korkusu saran bedenlerin canhıraş feryatları gibi.. Koca bir gemi batar da, bir nefes için çırpınan vücutlar gibi.. Bedenim alevler içinde, yandıkça katılaşıyorum. Yaşam sevincim çekiliyor damarlarımdan, kurudukça kuruyorum.. Bir "ses"e susuyorum.. Çığlıklar atıyorum kendi içimde, bağırıyorum, ne sesim çıkıyor, ne dudağım kıpırdıyor..

Tüm bunların aksine üzerimde bir sakinlik elbisesi.. Beni göreni şaşırtacak kadar hem de.. Böyle bir dinginlik, sessizlik, huzur olamaz diyecek belki de.

Susuyorum, içimdeki kaosa inat susuyorum. Bugün günlerden sessiz fırtına.. Artık eskisi gibi kara bulut olup çökmüyorum evrene.. Kasırgalar koparmaktan vazgeçtim, önüme geçeni savurmuyorum bir köşeye, tsunamiler de getirmiyorum, boğmuyorum kimseyi zehir zemberek sözlerimle.. Bugün günlerden sessiz fırtına.. Fırtınalarım, yakıp yıkmalarım, can acıtmalarım da artık kendi içimde.

Sessizlik elbisesi giydim bugün.

Sakinim, susuyorum, günlerden sessiz fırtına bugün.

Olur ya, dokunmayın bana, koca bir enkaz kusarım üzerinize bugün...

4 Ocak 2012 Çarşamba

"Yollarda Bulurum Seni" Gülderen Teyze...

Bizim memlekette adettir, yan koltukta seyahat edenle sohbet edilir. Ankara seyahatlerimde de benim şansıma hep "Ankaralı teyzeler" denk gelir. Ya yanımda örgü örer, tansiyonunu oynatır, ya zorla çantasındaki yolluğundan ağzıma tıkar, ya da mühendis torunu vardır, fotoğrafını gösterir.. :) Rutindir bu, yalnız oturmamışsam, yanımdakinin profili değişmez anında "Ankaralı Teyze" olur..

Dün yine Ankara hattında yollardaydım. Yanımdaki teyzeyi görünce yine şaşırmadım. "Hadi bulduk yine bir Ankaralı" dedim. Benim yolum nerden baksanız 4,5 saat.. Sohbete bir başlarsa bu yol bitmez diyerekten taktım hemen kulaklıklarımı, yasladım yüzümü cama. Karacaören'e bile varmamıştık daha. İkram servisi başlayınca, hosttan önce teyze sordu "Ne alırsın teyzecim?" "e bi çay alayım bari.."

"Eyvah eyvah" diyen iç sesime rağmen başladı sohbet. Daha öncekiler gibi bu da çok sempatik bir teyzeydi. Yozgatlıymış (tabuyu kırdık mı acaba derken daha neler neler duydum) Söyledikleri o kadar ilgimi çekti, o kadar tanıdık geldi ki teyze, ağzım açık dinledim söylediklerini. 52 yaşında gayet genç bir teyzeydi ve tam bir "huzursuz ruh"tu Elif Şafak'ın tabiriyle.. Elif Şafak "neden ya da nereye gittiğinin önemi yoktur bazıları için, önemli olan gitmektir" der ve onları "huzursuz ruh" diye tanımlar.

İşte bu seyahatimdeki yan koltuk komşum Gülderen Teyze tam bir huzursuz ruhtu -benim gibi-. "3 ay evde dursam deliririm, kaçasım gelir" diyordu. Üstelik bunu benim gibi "evlilik sorumluluğu olmayan" ve genç yaşında yapmıyor; dört çocuğu ve torunları var, evli, sağlığına dikkat etmesi gereken bir eşi ve evde bir yavru kedisi var bu evhanımı teyzenin, tüm bunlara rağmen yollara düşüyor. Bu anlattıkları beni aslında kendime benzer birini bulmanın sevinci dışında da bazı durumlara keyiflendirdi. Evhanımı kadın eşinin eline bakar, öyle her kafasına estiğinde, istediği yere gidemez diye kafamıza yerleştirilen sığ düşüncelerin bir nebze de olsa azaldığını görmek sevindirdi beni. Torununa baktığı 4 aylık bir sürede şehirlerarası otobüsleri görüp iç çeken Gülderen Teyze, zaman zaman çocuklarına, bazen de farklı şehirlerdeki akrabalarına, arkadaşlarına gitmeyi alışkanlık etmiş. "Alıştım bi kere, gitmesem olmaz" diyor. O'nu benim gibi içten içe dürten birşeyler var demek ki "gitme zamanı" gelince.. Bir de "Mardin'e, Elazığ'a, Kars'a falan da gitmek lazım" dedi durdu gözleri ışıldayarak. Bu kadar aynı dili konuşabilmek, hem de farklı kuşaktan biriyle.. Tarifi imkansız bir keyif..

Yollarımız ayrılırken sıkı sıkıya sarılıp vedalştık Gülderen Teyzeyle. "Sana şimdiden hayırlı yolculuklar gideceğin, gitmeyi isteyeceğin tüm yollarında" dedi bir de.. Ah Gülderen Teyze.. Ne güzel insnsın sen, ne güzel huzursuz ruhsun sen.. Umarım yine bir gün bir yolda karşılaşırız seninle..